Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. Salât ve Selam dürüst ve sözünün eri olan Peygamber efendimiz (s.a.v.)’edir. Allahım, bizi cehalet ve şüphelerin karanlıklarından, ilim ve marifet nuruna çıkar. Arzularımızın çukurundan, cennetine ulaştır.

Mümin kardeşlerim, Kuran’ı tefsir etmeye Lokman Suresi’nden başladık ve henüz Kuran’ı Kerim’i bitirmedik. Allah Teâlâ’dan bizleri bu yolda ilerletmesini diliyor, Allah’ın kitabını anlama, tatbik etme ve öğrenme konusunda bize güç kuvvet vermesini niyaz ediyoruz.

Kuran’ı Kerim Fatiha Suresi’nde toplanmıştır:

Allah’ın izniyle Fatiha Suresini tefsir edeceğiz. Çünkü bu sure çok değerli bir suredir ki Rasulullah (s.av.) de şöyle buyurmaktadır:

(( لا صلاة لمن لم يقرأ بفاتحة الكتاب ))

[ مسلم عن عبادة بن الصامت رضي الله عنه ]

“Fatiha Suresini okumayanın namazı yoktur.”

(Müslim Ubade b. Samit’ten nakletmiştir)

Rasulullah (s.a.v) bu sureyi, Kuran’ın temeli, Kuran’ın anası ve Kitabın Girişi şeklinde isimlendirmiştir ve onun on tane ismi vardır. Kuran’ı Kerim Fatiha Suresi’nde toplanmıştır. Bu sebeplerle, Kuran’ı Kerim’in sonunda bulunan kısa surelerden sonra Fatiha Suresini tefsir etmeyi uygun buldum.

Öncelikle, Rabbimiz şöyle buyuruyor:

﴾ (فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآَنَ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ (98 ﴿

(سورة النحل)

“Kur’an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.”

(Nahl Suresi: 98)

“Euzu billahi mine’ş-şeytani’r-racim” yani “kovulmuş şeytanın şerrinden sana sığınırım” cümlesinin ayet olmadığı konusunda âlimler ittifak etmişlerdir. Fakat Rasulullah (s.a.v.) bu cümleyi okumaksızın Kuran okumaya başlamazdı. Çünkü şu ayeti göz önünde bulundururdu:

﴾ (فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآَنَ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ (98 ﴿

(سورة النحل)

“Kur’an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.”

(Nahl Suresi: 98)

Âlimler, namaz dışında istiazenin yani yukarıdaki cümlenin okunmasının mendup, namazda okunmasının ise vacip olduğunu söylerler. Namazda kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınmalıyız. Fakat bunu sessiz bir şekilde okumalıyız. Yani Subhaneke duasını ve ardından euzubesmeleyi sessiz bir şekilde okumalıyız.

Rasulullah (s.a.v.) her zaman, özellikle de son iki sureyi okurken, Allah’a sığınır, İstiaze Okurdu:

Besmele çoğunlukla sesli okunur. Ebu Hanife (r.a.), besmelenin de sessiz okunması gerektiği görüşündedir. Bu yüzden Hanefi Mezhebinde kıraate “ElhamdulillahiRabbilalemin. (Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun)” şeklinde başlanır. Ama çoğunluk besmelenin sesli okunması gerektiğini söylerler. İstiaze ise âlimlerin hepsinin ittifakı ile namazda sessiz olarak okunur.

 اسْتَبَّ رَجُلانِ عِنْدَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَنَحْنُ عِنْدَهُ جُلُوسٌ، وَأَحَدُهُمَا يَسُبُّ صَاحِبَهُ ))
مُغْضَباً، قَدِ احْمَرَّ وَجْهُهُ، فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: إِنِّي لأَعْلَمُ كَلِمَةً لَوْ قَالَهَا لَذَهَبَ عَنْهُ مَا يَجِدُ
(( لَوْ قَالَ: أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

[البخاري عن سُلَيْمَانُ بْنُ صُرَدٍ]

“İki adam Rasulullah’ın yanında tartışıyordu. Biz de orada oturuyorduk. Onlardan birisi çok öfkelendi ve arkadaşına sövdü, yüzü kıpkırmızı olmuştu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: ‘Ben bir cümle biliyorum ki onu okuyanın tüm öfkesi gider. O cümle Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım cümlesidir.”

(Buhari Süleyman b. Surad’dan nakletmiştir)

Rasulullah (s.a.v.) bir yolculuğa çıktığında, gece olduğu zaman oradaki arazide konaklar ve şöyle söylerdi:

يا أرض، ربي وربك الله، أعوذ بالله من شرك ومن شر ما فيك وشر ما خلق فيك، وشر ما يدب ))
(( عليك، أعوذ بالله من أسد وأسود، ومن الحية والعقرب، ومن شر ساكن البلد، ووالد وما ولد

[رواه أبو داود عن عبد الله بن عمر رضي الله عنهما ]

“Ey toprak, senin de benim de Rabbimiz Allah’tır. Senin ve sendeki her şeyin, üzerinde debelenen her canlının şerrinden Allah’a sığınırım. Aslanın, yılan ve akreplerin, bu beldenin halkının ve babalarla çocukların şerrinden Allah’a sığınırım.”

(Ebu Davud Abdullah b. Ömer’den nakletmiştir)

Rasulullah (s.a.v.) her zaman, özellikle de aşağıdaki bulunan Kuran’ın son iki suresinde Allah’a sığınırdı:

 (قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ (1) مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ (2) وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا ﴿
 ﴾ (5)وَقَبَ (3) وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ (4) وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ 

(سورة الفلق)

“De ki: “Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım.”

(Felak Suresi)

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ (1) مَلِكِ النَّاسِ (2) إِلَهِ النَّاسِ (3) مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ ﴿
﴾ (6)الْخَنَّاسِ (4) الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ (5) مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ  

(سورة الناس)

“De ki: “Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlâh’ına sığınırım.”

(Nas Suresi)

Allah’ın Güzel İsimlerinin Hepsi “Allah” Lafzında Toplanmıştır:

Bazıları der ki: (العوذ) sığınmak, güçlü olana, kötülüklerden korumak için iltica etmektir. (لوذ) Sığınmak, arkasına gizlenmek ise, güçlü olan kişinin iyilik getirmesi için ondan korunma talebinde bulunmaktır. Yani ilk sığınma kötülüklerden sakınmak iken, ikinci kelimede sığınma, arkasına saklanma, hayrı, iyiliği talep etmektir. Rabbimiz Subhanehu ve Teâlâ bize huzurdan kovulmuş şeytanın şerrinden, kötülüklerinden Allah’a sığınmamızı emretmiştir. “Allah” kelimesine gelirsek, bu yüce isim tüm esmaü’l-hüsnayı, Allah’ın güzel isimlerini kapsayan bir isimdir. Allah lafzı, Allah’ın zatına yönelik özel bir isimdir, Yüce Allah’ın isimlerinin en büyüğüdür. Tüm esmalar onda toplanmıştır. “Allah’a sığınırım” demek, Rahim olan Allah’a, hâkim olan Allah’a, lütuf sahibi, güçlü, gani (nimetleri zengin), adil, tek, samed (her şeyin O’na muhtaç olduğu ama O’nun kimseye muhtaç olmadığı varlık), biricik, Kahhar (galip gelen, kahreden), cebbar (gücü kuvveti sınır tanımayan, isterse zorla yaptırabilen), Vedud (Sevilmeye layık olan) olan Allah’a sığınırım demektir. Öyleyse Allah lafzı tüm esmaları kapsamaktadır. Birisi güce ihtiyaç duyar ve “Euzu bi’r-rahim (Rahim’e sığınırım) derse, bu istiaze doğru olmaz. Ama Euzu Billâh (Allah’a sığınırım) demek kapsamlıdır. Güçlü olan bir şeyden korktuğunuzda, Güçlü olan Allah’a sığının, merhamete ihtiyacınız olduğunda, Rahim olan Allah’a sığının, yardıma ihtiyacınız olduğunda, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sığının, lütufa ihtiyacınız olduğunda, Latif ve Her şeyden haberdar olan Allah’a sığının, ilme ihtiyaç duyduğunuzda, her şeyi hakkıyla bilen, Âlim olan Allah’a sığının. “Allah’a sığınırım” demek, bütün güzel isimlerin kendisinde toplandığı, her türlü mükemmelliği barındıran varlığa sığınırım demektir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurur:

﴾ (وَلِلَّهِ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُوا الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي أَسْمَائِهِ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ(180 ﴿

(سورة الأعراف)

“En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua edin ve O’nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır.”

(Araf Suresi: 180)

Allah Azze Ve Celle Bizi Yarattığında, Yolumuzu Da Çizmiştir:

Şeytan neden şeytan olarak isimlendirilmiştir? Çünkü o uzaklaşmış, hak yoldan çıkmıştır. Allah Teala bizi yarattığında yolumuzu da çizmiştir. Zira şöyle buyurur:

﴾ (قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَمِيعاً فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنِّي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ(38 ﴿

(سورة البقرة)

“İnin oradan (cennetten) hepiniz. Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir” dedik.”

(Bakara Suresi: 38)

 ﴾ (قَالَ اهْبِطَا مِنْهَا جَمِيعاً بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى (123 ﴿

(سورة طه)

“Allah, şöyle dedi: “Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Eğer tarafımdan size bir yol gösterici (kitap) gelir de, kim benim yol göstericime uyarsa artık o, ne (dünyada) sapar ne de (ahirette) sıkıntı çeker.”

(Taha Suresi: 123)

إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا ﴿
﴾ (30)تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ 

(سورة فصلت)

“Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır” deyip de, sonra dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size (dünyada iken) va’dedilmekte olan cennetle sevinin!”

(Fussilet Suresi: 30)

Allah Tarafından Gösterilen Yolda İlerlediğiniz Sürece Korkmayacak ve Üzülmeyeceksiniz:

Allah tarafından gösterilen yolda ilerlediğiniz sürece korkmayacak ve üzülmeyeceksiniz. Çünkü Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

 يَهْدِي بِهِ اللَّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ ﴿
 ﴾ (16) الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِهِ وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ 

(سورة المائدة)

“Allah, onunla rızası peşinde olanları selâmet yollarına iletir ve onları izniyle, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru bir yola iletir.”

(Maide Suresi: 16)

Allah’ın rızası olan yolda ilerlediğiniz zaman, Allah da sizi selamet yollarına ulaştırır. Selamet, huzur, güvenlik; evde, sağlıkta, çocuklarda, ticarette, işte, geçmişte, o anda, gelecekte ve ömrünüzün son baharında sizlere ulaşır:

 يَهْدِي بِهِ اللَّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ ﴿

 ﴾ (16) الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِهِ وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ 

(سورة المائدة)

“Allah, onunla rızası peşinde olanları selâmet yollarına iletir ve onları izniyle, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru bir yola iletir.”

(Maide Suresi: 16)

Şeytan Allah’ın Mümin Kulları İçin Çizdiği Yoldan Çıkmış, Sapmış Bir Varlıktır:

İnsan, Allah’ın gösterdiği ilahi yolu, çizgiyi tatbik ederse, güvende olur. Bunu açıklamak için, kıymetli bir cihazdan örnek vermek istiyorum. Bu cihazın şirket uzmanları tarafından oluşturulmuş ayrıntılı talimatları vardır. Eğer bu talimatlara uyarsanız, bu cihaz çok uzun zaman size hizmet etmeye devam eder. Ama eğer talimatlara uygun davranmazsanız, cihazınız bozulacaktır. Böylece hem siz zarara uğrayacaksınız, hem de cihazın değerine yazık olacak. Peki, şeytan kimdir? Şeytan Allah’ın çizdiği doğru yoldan çıkmış olan varlıktır ki bu yolu Allah Teala Mümin kulları için belirlemiştir. Ayette de şöyle buyurmaktadır:

﴾ (إِنَّ هَذَا الْقُرْآَنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْراً كَبِيراً(9 ﴿

(سورة الإسراء)

“Şüphesiz ki bu Kur'an en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.”

(İsra Suresi: 9)

Kim mutlu, güvende olduğu, içerisinde Allah rızası, mutmainlik, Allah’a güvenin bulunduğu bir hayat yaşamak istemez ki! Kim korkudan, endişeden, kederden ve acıdan kurtulmak istemez ki:

 يَهْدِي بِهِ اللَّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ ﴿

 ﴾ (16) الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِهِ وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ 

(سورة المائدة)

“Allah, onunla rızası peşinde olanları selâmet yollarına iletir ve onları izniyle, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru bir yola iletir.”

(Maide Suresi: 16)

Allah’ın Çizmiş Olduğu Yoldan Çıkan Her Varlık Şeytandır:

Eğer şeytan Allah’ın göstermiş olduğu yoldan çıkmış bir varlıksa, o yoldan çıkan her varlık da şeytandır. Zira insanların da, cinlerin de şeytanları vardır:

إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ وَآَتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ ﴿
 ﴾ (76)لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ إِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ 

(سورة القصص)

“Şüphesiz Karun, Musa’nın kavmindendi. Onlara karşı azgınlık etti. Biz ona, anahtarlarını (taşımak bile) güçlü bir topluluğa ağır gelecek olan hazineler verdik. Hani, kavmi kendisine şöyle demişti: “Böbürlenme! Çünkü Allah, böbürlenip şımaranları sevmez.”

(Kasas Suresi: 76)

Yani Allah, doğru yoldan ayrılanları sevmez. Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur:

 ﴾ (اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى (43 ﴿

(سورة طه)

“Firavun’a gidin. Çünkü o azmıştır.”

(Taha Suresi: 43)

Azgınlık, sapkınlık, uzaklaşmak, günahkârlık ve zulüm, doğru yoldan çıkmaktır.  Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

 ﴾ (الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ(1 ﴿

(سورة الأنعام)

“Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Böyle iken inkâr edenler başka şeyleri Rablerine denk tutuyorlar.”

(Enam Suresi: 1)

 ﴾ (الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً (1 ﴿

(سورة الكهف)

“Hamd, kuluna Kitab’ı (Kuran’ı) indiren ve onda hiçbir eğrilik yapmayan Allah’a mahsustur.”

(Kehf Suresi: 1)

Allah’a iki kez hamdedilir. Birisi gökleri ve yeryüzünü yarattığı için, ikincisi de peygamberlerine indirdiği doğru yol, istikamet içindir.

Allah’a İtaat Ettiğiniz Sürece, Allah’ın Gölgesi Ve Koruması Altında Olursunuz:

Sözün özü, Allah’ın yeryüzünde yolu, Kuran’ı vardır. Bize verdiği bir şeriatı, hükümleri vardır. Eğer bu şeriat üzere yaşarsak, güvende oluruz. Bu yolda ilerlediğimiz sürece, dünya hayatında da, kıyamet gününde de emniyette kalır, sonsuzluk mekânı olan Adn Cennetlerine ulaşırız. Eğer bu yoldan ayrılırsak da bedelini öderiz. Allah’a itaat ettikçe, O’nun gölgesi ve koruması altında oluruz, O’na itaati terk ettiğimizde ise, gölgesinden de ayrılır, her türlü sıkıntıyı üstümüze alırız. Bir bedevi Peygamber Efendimize gelmiş ve şöyle demişti: “Ya Rasulallah, bana kısa bir öğüt ver!” Rasulullah (s.a.v.), “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!” buyurmuş, bunun üzerine bedevi, bundan daha hafifini istediğini söyleyince Rasulullah (s.a.v.) “O zaman sıkıntılara hazırlan” buyurmuştu.

Mesele gün gibi açıktır. İster Allah’ın verdiği öğretilere uy, istersen felakete hazırlan. “Şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” de. Çünkü o,azmış, sapıtmış, yoldan çıkmış ve Allah’tan uzaklaşmış bir varlıktır. Bazıları der ki: Şeytan, yanmış olan varlıktır, Allah’a uzak olmasının ateşiyle yanmıştır. Bu uzaklık sebebiyle yoldan çıkmıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)şöyle buyuruyor:

 

((.. فالناس رجلان رجل بَرَّ تقي كريم على الله وفاجر شقي هين على الله..))

[الترمذي والبيهقي عن ابن عمر]

“İnsanlar iki türlüdür: Dindar, Allah’a karşı takvalı ve cömert olanlar ile Allah’a karşı günahkâr, bedbaht ve önemsiz olanlardır.”

(Tirmizi ve Beyhaki İbn Ömer’den nakletmiştir)

Yani, yeryüzünde bir insan Allah’a uzaksa ve bu uzaklığa rağmen mutlu yaşıyorsa, bu din batıl olur. Eğer bir insan Allah ile yakın bağlantı kuruyorsa ve itaati ve takvasına rağmen bedbaht, mutsuz yaşıyorsa, yine bu din batıl olur. Zira Yüce Allah şöyle buyurur:

 ﴾ (وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكاً وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى (124 ﴿

(سورة طه)

“Her kim de benim zikrimden (Kuran’dan) yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.”

(Taha Suresi: 124)

مَنْ عَمِلَ صَالِحاً مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً ﴿
﴾ (97)طَيِّبَةً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ 

(سورة النحل)

“Erkek veya kadın, kim mümin olarak iyi iş işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.”

(Nahl Suresi: 97)

Kuran Ayetleri Mallarını Allah Yolunda Harcayanlara Bol Mükâfat Verileceğini Vaat Etmektedir:

Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım. Kovulmuş demek, uzak demektir. Aslında uzak kelimesini uzaklaştırılmış, sürgün edilmiş olarak kullanmak daha doğrudur. Çünkü şeytan hak yoldan çıkmış, uzaklaşmış, ayrılmış, sonunda da yanmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şeytan sizi fakirlik ile korkutur, size kötülükleri emreder” Şeytan, günahlara davet eder, günahları süslü gösterir. Allah yolunda infakta bulunduğunuz zaman, fakirlikle korkutur. Fakat Kuran’da sekiz ayette Allah Teala mallarını Allah yolunda harcayanlara bol mükafat vereceğini vaat eder. Onlardan bazıları şu ayetlerdir:

 ﴾ (مَنْ ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُ أَضْعَافاً كَثِيرَةً وَاللَّهُ يَقْبِضُ وَيَبْسُطُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (245 ﴿

(سورة البقرة)

“Kimdir Allah’a güzel bir borç verecek o kimse ki, Allah da o borcu kendisine kat kat ödesin. (Rızkı) Allah daraltır ve genişletir. Ancak O’na döndürüleceksiniz.”

(Bakara Suresi: 245)

﴾ (قُلْ إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ وَمَا أَنْفَقْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (39 ﴿

(سورة سبأ)

“De ki: “Şüphesiz, Rabbim rızkı kullarından dilediğine bol bol verir ve (dilediğine) kısar. Allah yolunda her ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”

(Sebe Suresi: 39)

﴾ (وَلَا تُظْلَمُونَ فَتِيلاً (77) ﴿

(سورة النساء)

“Size kıl kadar haksızlık edilmez.”

(Nisa Suresi: 77)

Namazda Şeytandan Allah’a sığınmak yani İstiaze Vaciptir:

 ﴾ (فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآَنَ فَاسْتَعِذْ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيْمِ (98 ﴿

[سورة النحل]

“Kur’an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.”

(Nahl Suresi: 98)

Namaz dışında okunması menduptur, namazda okunması ise vaciptir. Rasulullah (s.a.v.) girdiği evden, bindiği hayvandan, her şeyden Allah’a sığınırdı. Bir bineğe bindiği zaman şöyle dua ederdi:

(( أعوذ بالله، اللهم إني أسألك خير هذه الدابة، وخير ما خُلقت له، وأعوذ بك من شرها، وشر ما خلقت له ))

[ورد في الأثر]

“Allah’a sığınırım. Allahım senden bu hayvanın hayrını ve onun için yarattıklarının da hayrını dilerim, bu hayvanın ve onun için yarattıklarının şerrinden sana sığınırım.”

(Kaynaklarda mevcuttur)

İstiaze, bir hayvandan, evden, Allah’ın razı olmadığı bir işten, kötü arkadaşlardan, sonu kötü olan gezilerden Allah’a sığınmaktır.

Mümin bir kişinin imanının göstergesi, daima kovulmuş şeytanın onu saptırmasından, ona tutunmasından, kötülük yaptırması, fitneye sebep olmasından, günaha sürüklemesinden, vesvese vermesinden ve hak yoldan ayırmasından Allah’a sığınmasıdır. Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.

Besmelenin İki Manası Vardır:

Besmeleye gelecek olursak;

 ﴾ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ﴿

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla”

Bu konuda çok söylenecek söz vardır. Allah Teâlâ Neml Suresi’nde şöyle buyurmaktadır:

 ﴾ (إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (30 ﴿

(سورة النمل)

“Mektup Süleyman'dandır, rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla (başlamakta)dır.”

(Neml Suresi: 30)

Her şeye besmele ile başlamak Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetidir. Biz kitapların girişinde, dergilerin çoğunda besmele yazısını görürüz. Bu taklit olarak da yapılabilir. Mesela Darvin Teorisinden bahseden kitap bile besmele ile başlayabilir. Ama besmelenin içerikle alakası yoktur.

Konumuz,

﴾ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ﴿

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla”

Cümlesidir. Besmelenin başındaki ب be harfi, harf-i cerdir. Bunun manası Bismillah ile “başlarım” demektir. Allah’ın isimlerinin hepsi güzeldir. Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile (başlarım). Burada sanki cümle eksik gibidir. Çünkü harf-i cerin bağlandığı fiil gizlidir. Ama cümleden anlaşılan şudur: İşime Allah’ın adıyla başlarım, yemeğimi Allah’ın adı ile, bu kitabımı yazmaya, şu hükmü çıkarmaya Allah’ın adı ile başlarım. Peki, Allah’ın adı ile başlamanın manası nedir?

Bir şey yemek istediğinizde besmele çekersiniz. Besmelenin iki manası vardır:

1- Besmelenin Birinci Anlamı: Yiyecek, İçecek ve Bunların Dışındaki Her Şey Allah’ın Nimetidir:

Yediğiniz bu yemek Allah’ın nimetlerinden biridir. O zaman onu rızık veren, bol nimet veren, doyuran, övgüye layık olan, karşılıksız veren ve lütfu bol olan Allah’ın adıyla yiyin. Az önce dediğimiz gibi: Allah lafzı Allah’ın tüm isimlerini kapsayan bir lafızdır. “Bismillah” dediğinizde, amacınız olan konu ne ise ona göre bir anlam kazanır. Yemek yerken besmele çekerseniz, yediğiniz nimetlerin Allah tarafından yaratıldığına iman etmiş olursunuz. Bu konuda hiç düşündünüz mü? Allah Subhanehu ve Teala bol rızık verendir. Nitekim şöyle buyurur:

 ﴾ (أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ أَيْدِينَا أَنْعَاماً فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ (71 ﴿

(سورة يس)

“Görmediler mi ki, biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.”

(Yasin Suresi: 71)

Bir bardak su içtiğinizde besmele çekerken şunu hiç düşündünüz mü? Bu suyun temeli güneşin geniş denizlere hükmetmesi ve suyunu buharlaştırması, damıtması, havada asılı buhara dönüştürmesi, ardından bulutların toplanması ve onu yeryüzünün ihtiyacı olan yerlere yağmur olarak yağdırmasıdır. Allah suyu, gücü ve fazileti ile bol bol indirir ve tarlaları, zeytinleri sular. Onu dağlara indirir, kaynaklardan fışkırtır, nehir olarak akıtır. Yani güneşin, galaksilerin, fırtınaların, iklimin, rüzgârın, sıcaklığın, soğukluğun ve dağların bir bardak suda payı vardır.

﴾ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ﴿

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla”

Dediğinizde rızık veren, nimetlendiren, karşılıksız veren ve nimeti zengin olan Allah’ı düşündünüz mü?

Su içmeden önce besmele çektiğimizde “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla su içerim” demiş olursunuz.

2- İkinci Anlamı: Allah’ın Yarattıklarında Bir Kanunu, Sünneti Vardır:

Allah’ın yarattığı varlıklar üzerinde bir kanunu, Rasulullah’ın sünneti vardır. Su içerken besmele çekersiniz. Çünkü su içmek bile O’nun kanununa muhalif olmamalıdır. Suyu içerken yavaş yavaş içmeliyiz, büyük yudumlarla değil. Üç seferde içmeli, içtikten sonra da Allah’a hamdetmeliyiz. Su içtiğimiz kaptan ağzımızı uzaklaştırmalı ve içine solumamalıyız. İşte bunlar Rasulullah’ın bize öğrettiği sünnetlerdir.

Şu anda suya nefes soluma ile bulaşan hastalıklar tespit edilmiştir. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

(( أَبِنْ القدح عن فيك ))

[رواه البيهقي وسمويه عن أبي سعيد الخدري]

“Su kabını ağzından çek”

(Beyhaki ve Sevemeyh Ebu Said El-Hudri’den nakletmiştir)

Suyu içerken iki yudum arasında su kabını ağızdan çekmek gerekmektedir. Yoksa suya nefes karışır. Zira Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyururdu:

(( مصوا الماء مصاً ولا تعبوه عباً، فإن الكباد من العب ))

[رواه ابن السني والبيهقي عن عائشة رضي الله عنها]

“Suyu yudumlayarak için, tek nefeste içmeyin, karaciğer hastalığı bu sebepten olur.” 

(Beyhaki Hz. Aişe’den nakletmiştir.)

Karaciğer hastalığının sebebi, suyu büyük yudumlarla içmektir. Rasulullah (s.a.v.) su içer, Allah’a hamdederdi. Bunların hepsi O’nun sünnetidir.

Çektiğimiz besmelenin iki anlamı vardır. İlki, nimetler hakkında düşünmek, ikincisi de, Rasulullah’ın sünnetine uymaktır.

İnsanın Her Hareketinde Veya Hareketsiz Duruşunda Allah’ın Verdiği Nimetlere Hamdetmesi Ve Şükretmesi Gerekir:

Yemek hakkında Allah Teala şöyle buyurur:

﴾ (يَا بَنِي آَدَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ (31 ﴿

(سورة الأعراف)

“Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.”

(Araf Suresi: 31)

Yiyin ve Allah’a şükredin:

(( الحمد لله الذي أطعمني فأشبعني، وسقاني فأرواني ))

[أبو يعلى عن عبد الله بن قيس]

“Beni yediren ve doyuran, su veren ve suya doyuran Allah’a hamdolsun”

(Ebu Yal’a Abdullah b. Kays’dan nakletmiştir)

(( إن الله ليرضى عن العبد يأكل الأكلة فيحمده عليها ويشرب الشربة فيحمده عليها ))

[رواه مسلم عن أنس رضي الله عنه]

“Allah Teâlâ yemeği yiyip hamdeden, içeceği içip yine Allah’a hamdeden kuldan razı olur.”

(Müslim Hz. Enes’den nakletmiştir)

Yani, insan bir şey yediğinde, doyduğunda “ Elhamdülillah” dediğinde Allah o kuldan razı olur. “Bismillah” dediğimizde, bu Allah’ı anmak ve o nimet hakkında tefekkür etmektir. Zira o nimet Allah’ın verdiği bir rızıktır. Yemek yerken de Allah’ın emirlerini uygulamak gerekir. Eve girdiğimizde yine besmele çekmeliyiz. Zira Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتاً غَيْرَ بُيُوتِكُمْ ﴿
 ﴾ (27) حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا 

(سورة النور)

“Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip (izin alıp) ev sahiplerine selâm vermeden girmeyin.”

(Nur Suresi: 27)

Öyleyse, evlere girdiğimizde oradakilere selam vermeliyiz. Rasulullah (s.a.v.) manaen şöyle buyurmuştur: “Kişi evine girdiği ve ailesine selam vermediği zaman şeytan o evde geceleyecek bir yer bulur ve o evde kalır. Dilediği gibi kötülük yaymak için uğraşır durur” Öyleyse, bu Allah’ın emridir. Yani evlere girerken selam vermek gerekir. Besmele çektiğimizde ve evin kapısını açtığımızda, yine bizi o evi nasip ettiği için Allah’a hamdetmeliyiz. Zira o kadar çok evsiz insan var ki! Bu nimeti hiç hissettiniz mi? İnsanın barınacak bir evinin olması ne kadar büyük bir nimettir. Çünkü evi olmayan nice insan vardır. Doğu Asya Devletlerinin çoğunda insanlar kaldırımlarda uyuyorlar. Nehirlerin içinde sandallarda kalıyorlar. Bazı fakir ülkelerde, binlerce insanın eşi ve çocuklarıyla beraber sokakta kaldıklarını görebilirsiniz. Ki bu durum onların ülkelerinde çok bilindik bir durum haline gelmiştir.  Bu yüzden evimize geldiğimizde ve kapımızı açtığımızda besmele çekmeliyiz.

Bu yaptığımız şeyin manası, “Beni barındıran Allah’a hamdolsun.” demek ve evsiz insanları düşünmektir.

Besmele, içinde bulunduğumuz duruma karşı basiretli olmamızı sağlar:

Allah Azze ve Celle’nin nimetlerini gördünüz mü? Suyu açtığınızda, abdest alıp besmele çektiğinizde, bu nimetlerin hepsinin karşılıksız verildiğini anlayabildiniz mi? Su nimeti mesela, evin içindedir. Öyleyse, eve girdiğinizde “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” diyin. Çünkü Allah Teala şöyle buyurur:

 ﴾ (وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ (19 ﴿

(سورة النساء)

“Onlarla iyi geçinin”

(Nisa Suresi: 19)

 أكرموا النساء فو الله ما أكرمهن إلا كريم، ولا أهانهن إلا لئيم، يغلبن كل ))
(( كريم، ويغلبهن لئيم، وأنا أحب أن أكون كريماً مغلوباً من أن أكون لئيماً غالباً

[ورد في الأثر]

“Kadınlara ikram edin, Allah’a yemin ederim ki, kadınlara ancak cömert, iyiliksever olanlar ikram ederler, kötüler ise onları aşağılayanlardır. Kadınlar cömert olanları yenerler. Onları ancak kötüler yenebilir. Ben kötü olup galip gelmektense, cömert, iyi olup yenilmiş mağlup olmayı tercih ederim.”

(Kaynaklarda mevcuttur)

Arabamızı kullanacağımız zaman da besmele çekmeliyiz. Çünkü o zaman anında nereye gideceğimiz zihnimizde canlanır? Allah’ın razı olduğu bir yere mi gideceğiz, yoksa besmelemize layık olmayan bir yere mi gidiyoruz? İşte o zaman bunlar zihnimizde belirir ve doğru yola döneriz.

Allah’a bindiğimiz araç nimetini verdiği için şükrediyor muyuz? Onu Allah’ın kulları için kullanıyor muyuz? Güçsüzlere yardım ediyor muyuz? Onunla hastaları taşıyor muyuz? Yani mesele çok geniştir. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

((كل أمر ذي بال لا يبدأ فيه ببسم الله فهو أبتر ))

[أخرجه أبو داود والنسائي وابن ماجه وابن حبان في صحيحه من حديث أبي هريرة]

“Besmele ile başlamayan her iş bereketsizdir.”

(Ebu Davud, Nesai, İbn Mace ve İbn Hibban Sahihinde Ebu Hureyre’den nakletmişlerdir.)

Yani besmelesiz işin hayrı yoktur. Bir kitap yazdığınızda, bu kitapta yanlış bir şeyden bahseder misiniz? Bu kitabın sayfaları arasına besmele yazdığınızda, dikkat edersiniz; Bu telifteki amacınız Allah rızası mıdır, yoksa makam mevki, şöhret için mi o kitabı yazdınız? İşte besmele, içinde bulunduğunuz durumun aslını bilmeye, basiretli davranmaya yarar.

Alimler, Rahman ve Rahim isimleri Arasındaki Fark Konusunda Tereddüt Etmişlerdir:

Besmele önümüze iki şeyi getirir. Allah Teâlâ’nın nimetlerini hatırlatır ve Allah’ın o konudaki emirlerini hatırlatır. Mesela yemek yerken, bir şey içerken, eve girerken, çarşıya çıkarken nasıl davranmamız gerektiğini fark ettirir. Rasulullah (s.a.v.), çarşıya çıktığı zaman, zararlı alışverişten, yalan yere yeminden Allah’a sığınırdı. Eğer satıcı size “Allah vekilindir, sana bu malı kar elde etmeden sattım” diyorsa, yalan söyler. Bu sebepten belki de bir cümle ile dinini satmış olur. Rasulullah yalan yere yeminden, zarar ettiği bir alışverişten Allah’a sığınırdı. Kişi haram yoldan mal elde ettiği zaman, Allah Azze ve Celle bol kazanç sağlanan bu alışverişin aslında zarar elde edilen bir satış olduğuna hükmeder. Ki iflası da bu yoldan olacaktır. Haram yoldan kazanılan mallar, zararlı bir alışveriştir. İnsan çarşıya gittiğinde, evine girdiğinde, aracına bindiğinde, su içerken, yemek yerken hatta ailesi ile beraber olurken besmele çekmelidir ki Allah ona kötü bir nesil nasip etmesin. Besmelenin başındaki ب be harfi “Allah’ın adına sığınırım” manası verir. Yani Allah’ın adıyla yerim, O’nun adıyla evlenirim, Allah’ın adıyla evime girerim. Besmele daima Allah’ın güzel isimlerini hatırlatır, aynı zamanda emirlerini de anımsamamızı sağlar.

Bunları zikrettikten sonra, âlimler Rahman (Çok merhametli) ve Rahim (Çok merhametli) kelimeleri arasındaki fark konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Şöyle ki,

Bazıları: “Rahman tüm varlıklara, Rahim müminlere olan merhamettir” demiştir.

Bazıları: “Rahman nimetlerin hepsini, Rahim ayrıntılarını verendir” demiştir.

Bazıları: “Rahman dünyada, Rahim ahirette merhamet edendir” demiştir.

Bazıları da: Rahman zatında merhametli olan, Rahim ise fiillerinde merhametli olandır” demiştir.

Sonuncusu açıklamaların en çok yönlü olanıdır. Çünkü mesela hastası olan bir doktorla görürsünüz, o insanların önünde hastayı kurtarmak için çok acele eder. Çünkü bu hastayı kurtarması, doktorun iyi bir şöhret kazanması demektir. Bu durumda biz bu doktora “Bu doktor rahimdir.” deriz. Ama doktor burada kalbindeki merhameti ortaya çıkarmamıştır. Sadece saygınlık kazanmak için bunu yapmıştır. Bu yüzden rahimdir.

Bir Şeye Merhamet Etmek İnsanları Rahatlatan Bir Duygudur, Allah Teala Bizi Merhamet etmek İçin Yaratmıştır:

Rahman ve Rahim arasında fark vardır. Rahman Allah Teala’nın zatında merhametli olması, yani bu özelliğe sahip olmasıdır. Rahim ise fiillerinde, yaptıklarında merhametli davranmasıdır. Yani Allah Teala zatında da fiillerinde de merhametli, şefkatlidir. O, rahmandır, rahimdir. Merhamet insanın içine rahatlık verir. Yağmur Allah’ın rahmetinin bir eseridir. Sağanak bir yağmurla, su kaynakları dolar, bitkiler yetişir, ağaçlar meyve verir. Biz onları yeriz, bol olduklarında fiyatları düşer. İşte bunlar Allah’ın rahmetidir. Çocuklar da O’nun merhametindendir. Çocuklar evin sükûnetini bozar, hareketle doldurur, eve hayat verirler. Eve sıcaklık getirirler. Çocuk büyüdüğünde babasına yardım eder. Çünkü çocuk Allah’ın rahmetidir. Nitekim Allah Teala da şöyle buyurur:

 ﴾ (وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ (84 ﴿

(سورة الأنعام )

“Biz ona İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik.”

(Enam Suresi: 84)

“Biz onları armağan ettik” Rahmet, insanı rahatlatan her şeydir. Hayatta kullandığımız tüm sistemlerin doğru bir şekilde çalışması Allah’ın rahmetidir. Yine lezzetli yemekler yememiz, tatlı, ferah sular içmemiz, itaatkâr, baktığımızda bizi mutlu eden bir eş ile sükûnet bulmamız, yokluğumuzda ırzımızı koruyan bir eşe sahip olmamız, evde bir melek gibi hareket eden bir çocuğu görmemiz, iyi gelir getiren bir işe sahip olmamız, Allah’ın rahmetidir. Bir tarlaya gittiğimizde, onun güzelliğiyle nimetlenmemiz, güzel esintilerin başlaması, ılık bir hava yine O’nun rahmeti, merhametinin göstergesidir. Rahmet, insanı rahatlatan her şeydir. Allah Teala bizleri, merhamet etmek, rahmetini ihsan etmek için yaratmıştır. Nitekim şöyle buyurur:

 ﴾ (إِلَّا مَنْ رَحِمَ رَبُّكَ وَلِذَلِكَ خَلَقَهُمْ وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ (119 ﴿

(سورة هود)

“Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı. Rabbinin, "Andolsun ki cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dolduracağım" sözü yerini buldu.”

(Hud Suresi: 119)

Allah bize dünyada merhametiyle nimetler vermiştir, ahirette de merhamet edecektir. Ama insan “Allah bizi azap etmek için yarattı” derse, bu şeytanın sözüdür. Sen ey kardeşim, azap için değil, ancak rahmet ve merhamet için yaratıldın ki, dünyada da, ahirette de mutlu olasın.

Allah Bizleri Merhamet Etmek İçin Yarattı, Bu Büyük, İlahî Bir Hedeftir:

Dünyada Allah’a iman ettiğimizde, belli bir zamana kadar Allah bizi faziletiyle nimetlendirir. Böylece dünyada mutluluğa erişiriz. Dünyada itaat eden kullara sadet vardır:

 ﴾ (مَّا يَفْعَلُ اللهُ بِعَذَابِكُمْ إِن شَكَرْتُمْ وَآَمَنْتُمْ ( 147 ﴿

(سورة النساء)

“Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niye azap etsin ki?”

(Nisa Suresi: 147)

Allah’ın bizi merhamet etmek, rahmetiyle rızıklandırmak için yaratmış olması, büyük bir ilahi hedeftir. Fakat bizlere azap etmesi, bizim yaptıklarımızın sonucudur. Günahlarımız, sapkınlıklarımız, yoldan çıkmalarımız, azgınlıklarımız, Allah’tan uzaklaşmamız sonucunda azaba uğrarız. Hatta üzüntü ve keder de, insanın hatalı davranışlarının bir sonucudur.

Bazıları der ki; Besmele, insan hayatının her alanında olmalıdır. Çalışmalarında, abdest alacağı zaman, eve girerken, yemek yiyeceği zaman, su içeceği zaman, yani her alanda bulunmalıdır. Yemek yiyeceğiniz zaman besmele çekmelisiniz. Rasulullah (s.a.v.) bize yemekten önce abdest almayı emretmiştir. Fakat yemek abdesti tam bir abdest değildir, o sadece ellerin ve ağzın yıkanmasıdır:

(( وبركة الطعام الوضوء قبله، والوضوء بعده ))

[أبو داود والترمذي عن سلمان]

“Yemekten önce ve sonra abdest almak berekettir.”

(Ebu Davud ve Tirmizi Selman’dan nakletmiştir.)

Alimler yemek abdestinin, namaz abdestinden farklı olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Yemek abdesti, elleri ve ağzı yıkamaktır. İnsan yoldayken toza bulaşır, insanlarla tokalaşır, ayakkabısına dokunur. Yani elleri ile her şeye dokunur. Bu yüzden yemekten önce onları yıkamak berekettir. Eğer yemeğe oturacağında besmele çekerse, durur düşünür, gider, ellerini ve ağzını yıkar. Yani hatırlar, işte besmelenin buradaki manası budur.

Fatiha Suresi’nin Çok Fazla İsimle Adlandırılması:

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 ﴾ (الحمد لله رب العالمين(2 ﴿

(سورة الفاتحة)

“Hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.”

(Fatiha Suresi: 2)

Şimdi Fatiha Suresine başlıyoruz. Rasulullah (s.a.v.) şu hadisinde sureyi, Fatiha Suresi olarak adlandırmıştır:

(( لا صلاة لمن لم يقرأ بفاتحة الكتاب ))

[متفق عليه عن عبادة بن الصامت]

“Fatiha’yı okumayanın namazı olmaz.”

(Buhari ve Müslim Ubade b. Samit’ten nakletmiştir)

Fatiha Suresi, “Hamd Suresi” olarak isimlendirilmiştir. Çünkü “Hamd Alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” ayetiyle başlamaktadır. Yine “Fatiha Suresi” olarak isimlendirilmiştir. Çünkü Kuran’ı Kerim onunla açılmakta, başlamaktadır. Bir diğer ismi “Ümmü’l-Kitab” yani “Kitabın Anası”dır. Çünkü bir şeyin annesi, onun temeli, esasıdır. Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

﴾ (هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آَيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ (7 ﴿

(سورة آل عمران آية 7 )

“O, sana Kitab’ı indirendir. Onun (Kuran’ın) bazı ayetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir.”

(Al-i İmran Suresi: 7)

Fatiha Suresinin ayetlerinin tamamı muhkem ayetlerdir. Rasulullah (s.a.v.) de ona “Kitabın Anası” demiş ve şöyle buyurmuştur:

((الحمد لله أم القران وأم الكتاب والسبع المثاني ))

[الترمذي عن أبي هريرة]

“Elhamdülillah, Ümmü’l-Kuran (Kuran’ın Anası)’dır. Ümmü’l-Kitaptır (Kitabın Anasıdır) ve Seb'ul-Mesanidir (Devamlı tekrar edilen yedi ayettir).”

(Tirmizi Ebu Hureyre’den nakletmiştir)

Bu sure “Şifa” olarak da isimlendirilmiştir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

(( في فاتحة الكتاب شفاء من كل داء ))

[البيهقي عن عبد الله بن جابر]

“Fatiha Suresinde tüm hastalıkların şifası vardır”

 

(Beyhaki Abdullah b. Cabir’den nakletmiştir)

Yine “el-Esas” olarak adlandırılmıştır. Çünkü o, Kuran’ın esasıdır, yani gönderilen semavi kitapların temeli Kuran, Kuran’ın temeli de Fatiha Suresi’dir. Yine bu sureye “el-Vafiye (Mükemmel)” ve “el-Kafiye (Yeterli)” de denmiştir. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

(( أم القرآن عوض عن غيرها، وليس غيرها عوضاً عنها ))

[الحاكم عن عبادة بن الصامت]

“Ümmü’l-Kuran diğer surelerin yerini doldurur ama diğerleri onun yerini dolduramaz”

(Hâkim Ubade b. Samit’ten nakletmiştir.)

Kurtubi’nin tefsirinde şöyle geçer: “Kuran’ın tümü Fatiha Suresindedir”

Hasan Basri’den rivayet edilen bir hadisi zikredelim: “Allah Azze ve Celle yüz kitap ve dört kitap indirmiş, yüz kitabın sırrını dört kitapta, dört kitabın sırrını Kuran’da, Kuran’ın sırrını Fatiha Suresinde, Fatiha Suresinin sırrını da şu iki cümlede toplamıştır:

﴾ إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ﴿

“Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz”

Rasulullah (s.a.v) de şöyle buyurmaktadır:

(( إن الله ليرضى عن العبد أن يأكل الأكلة فيحمده عليها، أو يشرب الشربة فيحمده عليها ))

[مسلم عن أنس بن مالك]

“Allah yemek yiyip hamdeden, bir şey içtiğinde hamdeden kulundan razı olur”

(Müslim Enes b. Malik’den nakletmiştir)

Nimetin Karşılığında Hamdetmek, Nimetin Kendinden Daha Üstündür:

Kalplerinizi mutmainlik ile dolduracak bir hadis okuyalım:

(( الحمدُ على النعمة أمانٌ لزوالها ))

[الديلمي عن عمر]

“Hamd, nimetin kaybolmasını engeller”

(Deylemi Ömer’den nakletmiştir)

Karşılığında Allah’a hamdettiğimiz herhangi bir nimet kaybolmayacak, zayi olmayacaktır.”Elhamdülillah” dediğimiz zaman, nimetin kaybolması engellenmiş olur. Burada çok ince bir söz vardır. Hasan diyor ki: “Hamdetmenin ondan daha faziletli olmadığı hiçbir nimet yoktur.” Peki, nasıl olur? Yani, Allah size sağlık nimetini verdiğinde, güçlü, kuvvetli, canlı ve bir at gibi diri olursunuz. Üzerinden yıllar, yıllar geçer ve eceliniz gelir, sonunda insan ölür. Peki, o nimet nerededir? Kaybolmuştur. Ama Allah’a hamderseniz, kalbiniz hamd âlemine yükselirse, bu hamdınız ile sonsuza kadar mutlu olursunuz. Öyleyse, nimetin karşılığında hamdetmek, nimetin kendisinden daha üstündür. Bu yüzden Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Hamdetmenin ondan daha faziletli olmadığı hiçbir nimet yoktur.”
Allah size Saliha bir eş verir, eşiniz sizden hayatın yorgunluğunu alır, onunla teskin olursunuz. Ama bir gün ayrılık vakti gelir. Belki ilk olarak siz ondan, belki de o sizden ayrılır. Ama eğer onun varlığına hamdederseniz, bu övgü ve şükür sizi sevabıyla ebediyen mutlu eder.

Hamd, Nimetin Kaybolmasını Engeller:

Birisi Kadı Şureyh’e rastladı ve ona evinde nasıl olduğunu sordu. Kadı Şureyh şöyle cevap verdi: “Yirmi yıldır hayatıma sıkıntı verecek veya huzurumu bozacak bir şeye rastlamadım.” Adam bu sefer bunun nasıl olduğunu sordu. Kadı Şureyh ise şöyle dedi: “Güzel bir ailenin kızı ile nişanlandım. Evlendiğimizde bu eşi bana verdiği için Allah’a şükretmek maksadıyla iki rekât namaz kıldım. Selam verdiğimde gördüm ki, o da benimle namaz kılıyor, benimle selam veriyor, benimle şükrediyordu. Ona yaklaştığımda bana “Efendi, ben yabancı bir kızım. Sizin huyunuzu, mizacınızı bilmem. Sevdiğiniz, memnun olacağınız şeyleri bana bildiriniz ki, arzunuza uygun hizmet edeyim. Hoşlanmadığınız halleri de söyleyin ki, onlardan sakınayım, beğenmeyeceğiniz bir duruma sebebiyet vermeyeyim! Sana, senin muhitin içinde bir kız, bana da benim kabilem arasında bir koca bulunur idiyse de, takdir-i İlâhî mutlaka yerini bulacağından, böyle oldu. Benim hakkımda Allah’tan sakın ve şu ayete uygun davran:

الطَّلَاقُ مَرَّتَانِ فَإِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ أَوْ تَسْرِيحٌ بِإِحْسَانٍ وَلَا يَحِلُّ لَكُمْ أَنْ تَأْخُذُوا مِمَّا آَتَيْتُمُوهُنَّ ﴿
شَيْئاً إِلَّا أَنْ يَخَافَا أَلَّا يُقِيمَا حُدُودَ اللَّهِ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا يُقِيمَا حُدُودَ اللَّهِ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا فِيمَا افْتَدَتْ
 ﴾ (229) بِهِ تِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ فَلَا تَعْتَدُوهَا وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللَّهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ  

(سورة البقرة)

“(Dönüş yapılabilecek) boşama iki defadır. Sonrası, ya iyilikle geçinmek, ya da güzellikle bırakmaktır. (Evlilikte) tarafların Allah’ın belirlediği ölçüleri koruyamama endişeleri dışında kadınlara verdiklerinizden (boşanma esnasında) bir şeyi geri almanız, sizin için helâl olmaz. Eğer onlar Allah’ın belirlediği ölçüleri gözetmeyecekler diye endişe ederseniz, o zaman kadının (boşanmak için) bedel vermesinde ikisine de günah yoktur. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Sakın bunları aşmayın. Allah’ın koyduğu sınırları kim aşarsa, onlar zalimlerin ta kendileridir.”

(Bakara Suresi: 229)

Ardından eşi oturdu ve kocasının cevabını bekledi. Bu hikâyeyi içinde barındırdığı ibretler için zikrettim. Kadı Şureyh eşinin yanına girdiğinde, iki rekât şükür namazı kılmıştı. Öyleyse nimet karşılığında hamdetmek, onun kaybolmasına engeldir. Bu herhangi bir nimet için de geçerlidir. Sağlık nimeti kaybolmaz, Allah Teâlâ bize duyma, görme, akletme, yaşamak için güç gibi nimetler vermiştir. Allah’ın haram kıldığı şeylere gözümüzü kapatıyor muyuz? O zaman bu gözler hiç eziyet görmeyecektir. Allah’ın razı olmadığı şeyler duymaktan sakınıyor muyuz? O zaman bu kulaklar hiç eziyete maruz kalmayacaktır. Dilimiz hep doğruları mı söylüyor, hiç yanlış şeyler konuşmuyor mu? Öyleyse bu dil de hiç acı çekmeyecektir. Bu hafızayı neden kullanıyoruz? Doğru şeyler için mi, yanlış şeyler için mi? Eğer Allah’ın kitabını, hükümlerini, Hadis-i Şerifleri ezberlemek içinse, o zaman Allah Teala ona asla azap etmeyecektir. Şu elimiz, kuvvetimiz ve her şeyimiz Allah’ın nimetidir. Bunlara hamdetmek, kaybolmalarını engelleyecektir.

Allah Katında “Hamd” Kelimesi, Dünyadan Ve Dünyadaki Her Şeyden Daha Üstündür:

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

(( ما أنعم الله على عبد نعمة فقال الحمد لله إلا كان الذي أعطاه أفضل مما أخذ ))

[ابن ماجة عن أنس بن مالك]

“Allah bir kuluna nimet verir de, O kul hamdederse, O aldığından çok daha fazlasını verir.”

(İbn Mace Enes b. Malik’ten nakletmiştir)

Kul ne verir? Bu kelimeyi yani “Elhamdülillah” kelimesini verir. Kulun Allah’a verdiği bu kelime, Allah katında aldıklarından çok daha üstündür. Kişi beş milyon değerinde bir ev satın alsa ve “Allah’ım sana hamdolsun” dese, bu hamdı, şükrü, Allah katında o evden çok daha üstündür. Çünkü bu evin sonu harabe olmaktır. Ama hamd insanı ebediyen saadete götürür. Bu yüzden Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

(( لو أن الدنيا كلها بحذافيرها بيد رجل من أمتي ثم قال الحمد لله لكانت الحمد لله أفضل من ذلك كله ))

[الديلمي وابن عساكر وابن النجار عن أنس]

“Dünyanın tüm nimetleri ümmetimden birinin elinde olsa ve o kişi “Elhamdülillah” dese, onun bu hamdı elindeki her şeyden daha değerlidir”

(Deylemi, İbn Asakir ve İbn Neccar Enes’ten nakletmiştir)

Dünyanın tüm nimetleri demek, yani kişinin lüks evleri, verimli tarlaları, bol malı, güzel eşleri, değerli otomobilleri olmasıdır. “Elhamdülillah” demek ise, Allah’ı bilmektir ve Allah’ı bilen her şeyi bilir, O’nu kaybeden her şeyi kaybeder. Dünyanın tüm hazineleri elinizde olsa ve buna hamdetseniz, bu cümleniz dünya ve dünyadaki her şeyden daha değerli olur.
Bu yüzden alimler “Elhamdülillah” ile “La ilahe illallah” cümlelerinden hangisinin daha üstün olduğu konusunda tereddüt etmişlerdir. Bazıları hamdın, bazıları kelime-i tevhidin daha üstün olduğunu söylemişlerdir. Ama Allah’a hamdetmek, Allah Teala’nın kitabının ilk başında yer almaktadır:

 ﴾ (الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (2) الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (3 ﴿

(سورة الفاتحة)

“Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O, rahmandır, rahimdir.”

(Fatiha Suresi: 2-3)

Allah Teala Fatiha suresinde “Hamd” kelimesini nekra (belirsiz) olarak değil de marife (belirli) yani ال takısı ile الحمد şeklinde zikretmiştir. Burada elif lamın anlamı kapsayıcılıktır. Yani tüm hamdlar, bütün nimetler içindir. Hacmi ne olursa olsun, büyük küçük her türlü nimet içindir.

Yaratılan Varlıkların En Merhametlisi Rasulullah (s.a.v.)’dir:

Allah’tan başka hamd kelimesine layık bir şey yoktur. Kulaklarımızı iyi açalım ve şu ayeti dinleyelim:

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللَّهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظّاً غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ ﴿
 ﴾ (159) وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِين  

(سورة آل عمران)

“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”

(Al-i İmran Suresi: 159)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yaratılanların en merhametlisiydi. Hz. Adem’den kıyamet gününe kadar yeryüzündeki tüm annelerin merhameti toplansa, Rasulullah’ın ümmetine karşı merhametine erişemez. Allah Teala şöyle buyuruyor:

 ﴾ (لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ(128 ﴿

(سورة التوبة)

“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.”

(Tevbe Suresi: 128)

(( أرحم أمتي بأمتي أبو بكر وأشدهم في أمر الله عمر ))

[أحمد والترمذي والنسائي وابن ماجه والحاكم والبيهقي عن أنس]

“Ümmetimin en merhametlisi Ebu Bekir’dir. Allah’ın emirlerinde en şiddetli olanı, Hz.Ömer’dir”

(Ahmed b. Hanbel, Tirmizi, Nesai, İbn Mace, Hâkim ve Beyhaki Enes’ten nakletmiştir)

Fakat yaratılanların en merhametlisi Peygamber Efendimizdir. Hatta O, insana kendisinden bile merhametlidir.

 ﴾ (فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللَّهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظّاً غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ ﴿
 ﴾ (159) وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ  

(سورة آل عمران)

“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.”

(Al-i İmran Suresi: 159)

Rahmetin Tamamı Allah’tandır. Rasulullah’a, Allah Tarafından Verilmiştir:

Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

 ﴾ (وَرَبُّكَ الْغَفُورُ ذُو الرَّحْمَةِ لَوْ يُؤَاخِذُهُمْ بِمَا كَسَبُوا لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَ بَلْ لَهُمْ مَوْعِدٌ لَنْ يَجِدُوا مِنْ دُونِهِ مَوْئِلاً (58 ﴿

(سورة الكهف)

“Rabbin, çok bağışlayıcıdır, merhamet sahibidir. Eğer yaptıkları yüzünden onları (dünyada) cezaya çarptırsaydı, elbette azaplarını çarçabuk verirdi. Hayır, onlar için belirlenmiş bir gün vardır ki (o gün gelince) hiçbir kurtuluş çaresi bulamazlar.”

(Kehf Suresi: 58)

Al-i İmran Suresindeki nekra (belirsiz) yani elif lamsız “rahmet” kelimesi ile Kehf Suresindeki marife (belirli) elif lamlı “er-rahmet” kelimesi arasındaki fark nedir? Al-i İmran Suresindeki nekra olan “rahmet” istiğrak yani kapsayıcılık ifade eder. Yani rahmetin tamamı Allah’a aittir. Rasulullah (s.a.v.)’e Allah tarafından verilmiştir.
Şimdi, hamdın tamamı Allah’a aittir. Bir ay ya da daha uzun zaman önce bir hikâyeden bahsetmiştim. Şöyle ki; Haccac, on kişinin başının vurulmasını emretmişti. Akşam ezanı okunduğunda, boynu vurulmamış bir adam kalmıştı. Vezirlerinden birine şöyle dedi: “Onu evine götürün, yarın getirin” Bu adam yolda şöyle dedi: “Vallahi Krala itaatten vazgeçmeyeceğim. Hiç bir Müslüman’a eziyet etmedim. Bana, aileme gidip ölmeden önce vasiyetimi bildirmeme, çocuklarımı görmeme, vasiyetimi yazmama izin verir misiniz?” Vezir güldü ve “Bunun için deli olmalıyım!” dedi. Adam, “Allah’a yemin ederim ki, beni bırakın sabah namazından önce geri geleceğim.” dedi. Adam uzun süre veziri ikna etmeye çalıştı ve sonunda vezir izin verdi. Ama bu izni verdiği için tahammül edilemez bir sıkıntı hissediyordu. Diyordu ki “O gece hayatımdaki en uzun geceydi. Çünkü eğer adam gelemezse, yarın onun yerine ben ölecektim.” Henüz sabah ezanı okunmamıştı ki, kapı çaldı. Adam sözünde durmuş geri gelmişti. Ölmek için gelmişti. Ertesi gün olunca vezir Haccac’a gitti ve “Dün ne yaşadığımı size haber vermek istiyorum” diyerek olanları anlattı. Bunun üzerine Haccac, “O adamı sana vermemi ister misin?” diye sordu. Vezir de “Evet” cevabını verince Haccac bu adamı vezirine verdi ve “Bu vefaya sahip birini ben affederim” dedi. Vezir Haccac’ın yanından çıkınca, adama gidebileceğini, affedildiğini söyledi. Adam hiç konuşmadı, vezirin yüzüne bakmadı, teşekkür etmedi. Bir kelime dahi etmedi. Ancak göğe doğru yöneldi ve “Elhamdülillah” dedi.
Adamın özgür kalmasını sağlayan, onu takdir edilmiş ölüm fermanından kurtaran vezirdi. Ona teşekkür etmeliydi. Vezir diyor ki: Üç gün sonra yanıma geldi ve şöyle dedi: ‘Yaptıkların için teşekkür ederim. Ama sen bana o anda gidebileceğimi söylediğinde, Allah ile birlikte başka birine daha hamd etmeyi, teşekkür etmeyi uygun bulmadım.”

“Hamd, Alemlerin Rabbine Mahsustur” Cümlesi, Kulun Rabbini Bilmesinin Temelidir.

İnsanın bazen başına bir felaket gelir. Sanki kendisinde kötü huylu mu, iyi huylu mu olduğunu bilmediği bir tümör olduğunu öğrenmiş gibi olur. Tahliller yapılır ve bu tümörün normal bir şey olduğu anlaşılınca yapacağı ilk şey, Allah’a hamdetmek, onunla beraber başkalarına hamd etmemektir.
Küçük bir çocuğun beyin zarında iltihap varsa ve ölüm döşeğindeyse, sonra Allah’ın kudreti ile ölümden kurtulsa, “Doktor anlamadı” deme, “bana erken bir vakitte tahlillerimi yapmamı söyledi” de. Bu yüzden Alemlerin Rabbine hamd et. Bu yüzden Allah’a hamdetmek, kulun Rabbini bilmesinin, tanımasının temelidir. Bu konuda çok ince bir hadis vardır. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

(( الحمد رأس الشكر ما شكر الله عبد لا يحمده ))

[عبد الرزاق والبيهقي عن ابن عمرو]

“Hamd şükrün başıdır. Kul Allah'a hamd etmedikçe şükretmiş sayılmaz.”

(Abdurrezzak ve Beyhaki İbn Amr’dan nakletmiştir)

Bazıları der ki: Hamd psikolojik bir durumdur, ruh halidir. Şükür ise, davranış, tutumdur. Şükredenlerin yolu ancak hamd hali üzerine kurulur. İnsanın hamd ile harmanlanmış bir ruh hali yoksa davranışı da batıl olacaktır. Tavrı da nifak ve ikiyüzlülüğe dönecektir.

(( الحمد رأس الشكر ما شكر الله عبد لا يحمده ))

[عبد الرزاق والبيهقي عن ابن عمرو]

“Hamd şükrün başıdır. Kul Allah'a hamd etmedikçe şükretmiş sayılmaz.”

(Abdurrezzak ve Beyhaki İbn Amr’dan nakletmiştir)

Yani hamd önce yapılmalıdır. Şükür ikinci sıradadır. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

 ﴾ (اعْمَلُوا آَلَ داود شُكْراً وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ (13 ﴿

(سورة سبأ)

“Ey Davûd ailesi, şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır.”

(Sebe Suresi:13)

Şükür ameldir, davranıştır.
Ama hamd ruh halidir. Bazen birisi size hizmet eder ve siz ona karşı kendinizi minnettar hissedersiniz ve bu minnettarlıktan ötürü bazen hizmetine karşılık verir, bazen de güzel bir sözle teşekkür edersiniz. Bazen “Allah bu yaptığından dolayı hayırla seni mükâfatlandırsın” dersiniz. Ama bu söz veya karşılık olarak yaptığınız hizmetin temeli, içinizde hissettiğiniz hamd halidir.

Rıza Nimeti En Güzel Nimettir:

Farz namazları kılıyorsunuz. Günlük sadece farz namazları on yedi rekâttır. Sünnetler de yaklaşık onlar kadardır. Yani günde kırk kez “Elhamdülillah” diyorsunuz. Peki, bu ayetin seviyesinde misiniz? Yani Allah’tan razı mısınız, sağlığınızdan, gelirinizden, sıkıntılarınızdan ve işinizden memnun musunuz? Sınırlı miktarda geliri olan bir kişi olmanıza rağmen Allah’ın nimetlerine razı mısınız yoksa her zaman kendinizi bir şeylerden mahrum mu hissediyorsunuz? Bir kişinin geliri sınırlı ise, ömrünü memnuniyetsizlik içinde geçirebiliyor. Mesela okuma yazması olmadığı halde geliri beş binlerde gezinen bir biber satıcısını gördüğünde, “Benim lisans diplomam var ama aylık gelirim sadece 1200 civarındadır” diyor ve daima hayatından hoşnutsuz bir şekilde yaşıyor. Mümin bir kişiye gelirsek, o ise her zaman “Âlemlerin Rabbine hamdolsun” der. Hiçbir zaman mahrumiyet hissetmez, onun için hayatından memnun olmak en büyük nimettir. Eğer aylık 100 milyon para kazansanız ama yanlış yolda olsanız, sonunuz cehennemdir. Ama müminin hamdetmesi, onun Allah’ın verdiklerine razı olduğunun bir göstergesidir. Mümin Rabbine “Ey Rabbim, sen benden razı mısın?” der. Rabbimiz de şöyle buyurur: “Ey kulum, sen benim nimetlerime razı ol ki, ben de senden razı olayım.”
Sen Allah’tan razı mısın? İçten “Elhamdülillah” diyor musun? Diyelim ki, sadece kız evlatların var ama hiç erkek çocuğun yok, bundan memnun musun? Burada Allah’ın hikmetini görebiliyor musun? Allah Teala senin böyle olmanı istiyor. Çünkü hiç çocuğun da olmayabilirdi. Ama kısır olan mümin bile Rabbinden razı olmalıdır. Diyelim ki kötü ahlaklı bir eşin var, bundan razı olur musun? Allah Teâlâ’nın onu sana nasip etmesindeki hikmeti fark edebiliyor musun? Yine sınırlı bir gelirin olabilir veya amansız bir hastalığa kapılmış, bazı farklı hastalıklara da katlanmak zorunda olabilirsin, bu durumda “Elhamdülillah” diyebilir misin? İşte asıl büyüklük, asıl marifet budur.

Yollar aşan değildir kahraman olan, asıl kahraman takva sahibi olandır.
***

Rahatlıkta ve sıkıntıda, fakirlikte ve zenginlikte, güçlü ve zayıf olduğumuzda, dünya bize sunduğunda ve aldığında, refahta ve yoksullukta, izzette ve zillette, her durumda Allah’a hamdolsun. O’nun dışındakilere hamdetmenin doğru olmadığı, hatta bunu bile gizli bir nimet olarak veren Allah’a hamdederim.

Allah Teala Sadece O’na Hamdetmemizi Emretmiştir:

Allah Teala kendisine hamdetmemizi, O’nunla beraber kimseye hamdetmememizi emretmiştir. Peki, bu nasıl olur? Ayette şöyle buyrulmaktadır:

الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ إِلَّا اللَّمَمَ إِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ هُوَ أَعْلَمُ بِكُمْ إِذْ ﴿
 ﴾ (32) أَنْشَأَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ وَإِذْ أَنْتُمْ أَجِنَّةٌ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ فَلَا تُزَكُّوا أَنْفُسَكُمْ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقَى 

(سورة النجم)

“Onlar, ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve çirkin işlerden uzak duran kimselerdir. Şüphesiz Rabbin, bağışlaması çok geniş olandır. Sizi, topraktan yarattığında da ve analarınızın karnında ceninler iken de, en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, Allah’a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir.”

(Necm Suresi: 32)

Mesela, seni bazı kişiler hakkında konferanslar verirken görürüz. Ama onların çoğu doğru yolda olmayabilirler. Öyleyse, Allah’tan başka kimse hamdı hak etmez. Birisi hakkında sorulduğunda, “benim o kişi hakkında bilgim budur, asıl durumunu Allah bilir” demeliyiz. Arkadaşımız bile olsa, biz gaybı bilemeyiz. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer’i neden seçti? “Ondan daha hayırlısını bilmem” dedi. Yani onun kastı şuydu: “Benim bilgim bu kadardır, değişirse, ben gaybı bilemem” Nitekim Allah Teala da şöyle buyurur:

 ﴾ (فَلَا تُزَكُّوا أَنْفُسَكُمْ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقَى (32 ﴿

(سورة النجم)

“Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, Allah’a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir.”

(Necm Suresi: 32)

“Mübarek olsun Ya Ebu Saib, Allah sana ikramda bulundu.” Rasulullah (s.a.v.) vefat etmiş bu sahabinin yanındaydı. Yüzünü açtı, öptü ve o sırada bir kadının sesi duyuldu:

 هنيئاً لك أبا السائب الجنة ، فقال رسول الله صلى الله عليه وسلم : "وما ))
(( يدريك يا أم معاذ ؟ أما هو فقد جاءه اليقين ولا نعلم إلا خيراً

[الطبراني عن سالم أبى النضر]

“Cennetin mübarek olsun Ebu Saib” Rasulullah (s.a.v.) bunu duyunca şöyle buyurdu: “Nereden biliyorsun en Ümmü Muaz? Ona ölüm geldi ve biz onun hakkında hayırlı şeyler biliyoruz.”

(Taberani Salim b. Ebi Nadr’dan nakletmiştir)

 ﴾ (فَلَا تُزَكُّوا أَنْفُسَكُمْ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقَى (32 ﴿

(سورة النجم)

“Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, Allah’a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir.”

(Necm Suresi: 32)

Hamdın Çeşitleri Vardır ve Hepsi Fatiha Suresinde Toplanmıştır:

Hamd sadece Allah’a mahsustur. Ama insan kendini temize çıkarmamalıdır. Çünkü O, Allah’a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir. Önceden bir kişiyi başkasına evlilik veya herhangi bir belge için övmek istendiğinde şöyle yazılırdı: “Benim onun hakkında bildiğim, doğruluğu ve takvasıdır. Ama en iyisini Allah bilir. Bunun dışında bir şey bilmem. Belki de münafıktır, orasını Allah bilir.” İnsan başkalarını değerli göstermekle mükellef değildir. O kişi ailesi de değildir. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

(( احثوا في وجه المداحين التراب ))

[رواه ابن عياش عن عبد الله بن عمرو]

“Meddahların (Herkesi öven insanların) yüzüne toprak saçın.”

(İbn Ayyaş Abdullah b. Amr’dan nakletmiştir)

(( إن الله يغضب إذا مدح الفاسق في الأرض ))

(البيهقي عن أنس رضي الله عنه)

“Yeryüzünde fasık, günahkar biri övüldüğünde Allah öfkelenir.”

(Beyhaki Hz. Enes’ten nakletmiştir)

Mesela içki içen bir adama “Değerli, ahlakı güzel ve hünerli bir adamdır” derseniz, size sorulur: Hünerli demenin manası nedir? Hangi hüner, hangi ahlak içki içmeyi ve namazı terk etmeyi kabul eder? Maalesef bazı insanlar alkol kullananlar, namazı terk edenler, faiz yiyenler için bu şekilde cümleler kurabiliyorlar. Ama bu cümlelerin hepsi batıl, hepsi yanlıştır.

(( إن الله يغضب إذا مدح الفاسق في الأرض ))

(البيهقي عن أنس رضي الله عنه)

“Yeryüzünde fasık, günahkar biri övüldüğünde Allah öfkelenir.”

(Beyhaki Hz. Enes’ten nakletmiştir)

Alimler der ki: Allah’ın zatına mahsus olan, geçmişte verdiği nimetler için olan, kendisinden istenen nimetler için, Allah korkusundan dolayı olan hamdlar vardır. Yani hamdın çeşitleri mevcuttur. Ama bunların hepsi Fatiha Suresinde toplanmıştır.
Hamd Allah’ın zatına mahsustur. Bazen bazı insanları hayırlı bir iş yapmadan översiniz. Başka bir insanın ahlaki bir yönünü görürsünüz. Bu ahlaki özellikten dolayı onu översiniz. Ama bu özelliğin manasını bilemezsiniz. Allah o kişiye o özelliği vermiştir, siz de onu övmüş olursunuz. Hamd Allah’ın zatına mahsustur. Alemlerin Rabbi bizleri nimetlendirir. Rahman ve Rahim olan Allah merhametinden nasiplendiğimiz ilahtır. Korktuğumuz kıyamet gününün de sahibidir.

Hamd, İşin Başında Başlangıç, Sonunda İse Gerçekleşmiş Bir Olaydır:

Bazıları der ki: Rabbimiz Kuran’a “Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun” şeklinde başlamış, cennete girecek insanların söyleyeceği son söz de şu olacaktır:

﴾ (دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلَامٌ وَآَخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (10 ﴿

(سورة يونس)

“Bunların oradaki duaları, “Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım!”, aralarındaki esenlik dilekleri, “selâm”; dualarının sonu ise, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” sözleridir.”

(Yunus Suresi:10)

Rabbimiz bize Fatiha Suresindeki gibi hamd ile başlamamızı emretmiştir. Hayatımızın sonunda ise Yunus Suresindeki gibi hamd gerçekleşmiş olacaktır. Bazen birisi size “Bana teşekkür et” der. Ama sana kötü bir muamelede bulunmuştur. O zaman bu neyin teşekkürüdür? Hem kötü davranmış, hem de teşekkür ve övgü beklemektedir. Ama Rabbimiz Azze ve Celle, O’na önce hamdetmemizi, sonra da O’na bağlandıktan sonra da bu yakınlıktan dolayı mutlu bir şekilde hamdetmemizi emreder. Bu, gerçekleşmiş olan nimetlerin teşekkürüdür. Öyleyse hamd, işin başında bir başlangıç, sonunda ise gerçekleşmiş bir olaydır.

Başka bir şey daha, bizi var ettiği, bize bir ruh verdiği, yiyecekler, içecekler, ihtiyacımız olan her şeyi verdiği için hamdolsun. Mensubu olduğumuz millet için, hastalıklarımız, sıkıntılarımız, dertlerimiz, üzüntülerimiz için hamdolsun. Bu gizli lafızların hepsi insanı güçlendirmek içindir. Var olma, yaratma, yardım, rızık, manevi bir hayat, hidayet ve doğrultma nimetlerinin hepsi için bir teşekkürdür. Çünkü Varlığımız, rızıklandırılmamız, hidayetimiz ve Doğrultulmamız nimetleri, dört büyük nimettir.

Allah Teala Ona Nasıl Hamdedeceğimiz Konusundaki Acziyetimizi Anlamış Ve Bize Bunu Öğretmiştir:

Başka bir şey daha vardır. Allah’a bize verdikleri için hamdederiz. Çünkü biliriz ki bu nimetlerin hepsi O’ndandır. Verdiklerinden de razı oluruz. Asla isyan etmeyiz. İşte hamdın manası budur. Hamd hakkında son bir şey de, şu ayetle günler tamamlanır ama açıklamaları bitmez. Fakat azı almak, çoğu terk etmekten hayırlıdır:

﴾ (الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ (1 ﴿

(سورة الأنعام)

“Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. Böyle iken inkâr edenler başka şeyleri Rablerine denk tutuyorlar.”

(Enam Suresi: 1)

Yine Allah şöyle buyurur:

﴾ (الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجاً (1 ﴿

(سورة الكهف)

“Hamd, kuluna Kitab’ı (Kuran’ı) indiren ve onda hiçbir eğrilik yapmayan Allah’a mahsustur”

(Kehf Suresi: 1)

Kehf Suresinde bahsedilen Hidayet nimeti ile, Enam Suresinde bahsedilen Yaratma nimeti eşittir. Hamd, göklerde ve yeryüzünde bulunan her şeyin O’na ait olduğu Allah’a mahsustur. O varlıkların hiç biri Allah’tan başkasının değildir. İnsan kötüdür. Eğer yaratma ve emretme başkasına ait olsaydı, insanlar bir damlayı bile esirgerlerdi. Fakat Allah Teala bize nasıl hamdetmemiz gerektiğini öğretmiştir.

﴾ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ﴿

“Hamd, Alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur”

Derler ki: Bu ayet hidayet nimetini kapsamaktadır. En büyük nimet Allah’ın bize nasıl hamdedeceğimizi öğretmesidir.

(( قال موسى : يا رب كيف شكرك ابن آدم ؟ فقال : علم أن ذلك مني فكان ذلك شكره ))

[الحكيم عن الحسن مرسلاً]

“Musa (a.s.) dedi ki: “Ya Rab Âdemoğlu kendisine yaptığının şükrünü nasıl eda edecek?” Allah Teala da şöyle buyurdu: “Bunun benden olduğunu bilir de hamdederse, şükrünü eda etmiş olur.”

(Hakim Hasan’dan mürsel olarak nakletmiştir)

Biz Allah’ın bize öğrettiği şekilde hamdetmeliyiz ki O, bizim bu konudaki acziyetimizi anlamış ve bize hamdı öğretmiştir.

Sıkıntılı Bir Hayattan Razı, Hoşnut Olmak, İmanın En Üst Derecesidir:

Hamd kelimesini insanlar günde binlerce kez söylerler. Nasılsın diye sorulduğunda bir dinsiz bile “Elhamdülillah” diyebilir. Bu dil alışkanlığıdır. Fakat bu kelimenin asıl manasına vakıf olursak, Allah sevgimiz her şeye sirayet eder. Derin bir anlayış sahibiysek, sıkıntılara da hamdederiz:

(( إذا أحب الله عبده ابتلاه ، فإن صبر اجتباه ، فإن رضي اصطفاه ))

[ورد في الأثر]

“Allah sevdiği kuluna musibet verir, Eğer kul sabreder ve razı olursa Allah da onu yüceltir”

(Kaynaklarda mevcuttur)

Ağır bir sıkıntıya katlanmak zorunda kalabilirsiniz ama Allah’ın merhametini, hikmetini, lütfunu, hidayetiniz için verdiğini, mutluluğunuz için bunları yaşattığını bilir, sıkıntı esnasında “Buna da hamdolsun” derseniz, işte bu Allah’ın size olan keremi, ikramıdır. Bazen bir öğretmeni bir öğrencisine sınıf birincisi olması için sert davranabilir. Birinci olduğunda ise öğrenci öğretmeninin bu sertliğine teşekkür eder. Evet, o sert duruşa, sıkıntıya teşekkür eder. İşte aynı şekilde, eğer Allah’ı hakkıyla tanırsak, verdiği sıkıntılara da hamdederiz. Hz. Ali şöyle buyurmuştur: “Sıkıntılı bir hayattan razı olmak, imanın en üst derecesidir.”

Allah’ın rahmeti ile en üst derecedeki iman, sıkıntılardan da razı olmaktır. İstemediğimiz şeyleri yaşasak da bundan hoşnut olmaktır. Hamd, Allah’ı bilmektir, O’nu tanımanın alametidir. Allah’ı hakkıyla tanıyan hamdeder ama bilmeyen, tanımayan asla hamdedemez.

 

Alemlerin Rabbi Olan Allah’a Hamdolsun