Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

Allah Teâlâ buyuruyor ki:

﴾ إِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَائِرِ اللَّهِ ﴿

( سورة البقرة: 158 )

“Safa ile Merve Allah’ın (dininin) nişanlarındandır”

(Bakara Suresi: 158)

Sözlükte “meşair” kelimesi nişaneler, hac ibadetleri anlamındadır. Yani hac ibadetini yerine getiren kişiye belirli mekânlarda yapılması emredilen ibadetlerdir. Tekili “şeira” (nişane, alamet, ibadet yeri) kelimesidir.  Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

﴾ فَإِذَا أَفَضْتُمْ مِنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُوا اللَّهَ عِنْدَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِ ﴿

( سورة البقرة: 198 )

“Arafat’tan ayrılıp (sel gibi Müzdelife’ye) akın ettiğinizde, Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin.”

(Bakara Suresi: 198)

Meş’ar apaçık nişane, sembol anlamındadır. Çoğulu “meşair” kelimesidir. Meşair-i mukaddes ise kutsal mekânlardır.

Şimdi, hacceden kişinin bu mukaddes mekânlardayken mukaddes duygular hissetmesi gerekmez mi?

Yine, Kâbe-i Muazzama’da tavaf ederken, sevdiğinin etrafında dolaşan aşığın hislerini, Safa ve Merve arasında say yaparken, ulaşmak istediğine hasretle koşan kişinin duygularını hissetmemeli mi? Hacceden Müslüman kurban kestiğinde Rabbi ile kendisi arasına giren şehvetini kurban ettiğini, Şeytan taşlarken bu taşların şeytanın ebedi düşmanlığına atılan taşları sembolize ettiğini ve Ravza-i Şerif’teyken cennet bahçelerinden birindeymiş gibi olmayı istemez mi?

Sözün özü şu: Hacı mukaddes mekânlarda hac ibadetini yerine getirirken kutsal duygular hissetmelidir. Mekânlar çeşitlidir, hac ibadetleri, hac menasiki farklıdır ve her birinin kendine has bir duygusu vardır. Bu duygular imanın bir sonucudur. Buradan da açıklığa kavuşacağı gibi hac bir ibadettir, temeli Allah Azze ve Celle ile muazzam bir iletişimdir, değeri tam bir adanıştır. Çünkü sadece Kâbe-i Muazzama’da ifa edilebilir.

Öyleyse bu ibadet vatandan ayrılmak, aile ve dostları terk etmek, yolculuk meşakkatine katlanmak, tehlikelerine göğüs germek, Allah’ın rızasını kazanmak için para harcamak gibi maddeler barındırmalıdır. Bu ibadetin maliyeti açısından değerinin yüksek olduğu ne kadar doğruysa, şu da bir gerçektir ki sonuçta getirisi, meyvesi de o kadar muhteşem olacaktır.

Müslüman Beytullah’a gider, ülkesinde arkasında geçim ve rızık, iş ve kazanç, eş ve çocuklar, o an veya gelecek kaygısı gibi sıkıntıları bırakır. Mikattan ihramlı olarak ayrıldıktan sonra dünyadan tamamen ayrılır, kendini sadece Allah Teâlâ’ya adar ve der ki:

“Buyur Allah'ım buyur! Buyur ki senin ortağın yok, emrine amadeyim buyur! Hamd sana, nimet senden ve mülk senin. Ortağın da yoktur senin.”

Bu telbiye sanki bir çağrıya, bir davete icabet gibidir. Kulun kalbine şöyle bir çağrı gelir: Ey kulum, nefsini bırak ve gel! Gel ey kulum, göğsüne yerleşmiş dağlar kadar dertlerinden seni kurtarayım, gel ey kulum, hayatını mahveden arzulardan, şehvetten seni temizleyeyim.

Ne zamana kadar kendinle meşgul olacaksın

Geçmişte yaşadığın her şeyden sorumlusun

Gel ey kulum ve muhabbetin tadına bak! Gel ey kulum, bana yalvarmanın, yakarmanın lezzetini yaşa!

“Buyur Allah'ım buyur! Buyur ki senin ortağın yok, emrine amadeyim buyur! Hamd sana, nimet senden ve mülk senin. Ortağın da yoktur senin.”

Gel ey kulum, sana muhteşem ayetlerimi göstereyim, gel ki sana yeryüzü ve göklerin saltanatını göstereyim, gel karanlıklarda parlayan kanatlarını nurumla aydınlatayım, gel kalbini, yerlerin ve göklerin ehlini şereflendirdiğim sekinetle donatayım. Gel nefisini, kaybetmekle mahvettiğin zenginlik ve rıza ile doldurayım. Gel seni arzuların çukurundan cennet bahçelerine çıkarayım, gel seni benden uzaklığın soğukluğundan kurtarıp yakınlığın sıcaklığına sevk edeyim. Gel seni şirkin korkusu ve nifakın zelilliğinden kurtarıp, tevhidin rahatlığı ve itaatin izzetine ulaştırayım.

“Buyur Allah'ım buyur! Buyur ki senin ortağın yok, emrine amadeyim buyur! Hamd sana, nimet senden ve mülk senin. Ortağın da yoktur senin.”

Gel ey kulum, seni sınırlı dünyandan, monoton işinden, seni üzen sıkıntılarından alıp marifet ufkuna, zikrin şerefine ve cennete taşıyayım. Gel ey kulum, dertlerin, yorgunlukların ve endişelerin seni kuşatmış, ben onları gidermek konusunda garanti veriyorum. Gel ey kulum, ihtiyaçlarını söyle, bana dua et, beni çağır ki ben onları gerçekleştireceğimi temin ediyorum.

“Benim yeryüzündeki evlerim camiler, mescitlerdir. Oraları ziyaret edenler, oraları imar edenlerdir. Ne mutlu evini temizleyenlere, ziyaret edilenin görevi ziyaret edene ikram etmesidir.”

Gör ki, mesafeler kat edip meşakkatlere katlanıp, paralar harcayıp evimi, Kâbe’yi ziyaret eden, Arafat vakfesini yapıp, dua ederek, rızamı isteyenlere ikramım nasıl olacak.

“Buyur Allah'ım buyur! Buyur ki senin ortağın yok, emrine amadeyim buyur! Hamd sana, nimet senden ve mülk senin. Ortağın da yoktur senin.”

Gel ey kulum evhamlarından seni kurtarmam, gerçekleri göstermem ve büyük buluşmaya seni hazırlamam için beni evimde ziyaret et.

“Ben bir kulun bedenine sağlık, maişetine genişlik veririm de üzerinden beş sene geçtiği halde karşılığını vermezse (Kâbe’yi ziyaret etmezse) o kimse hayırdan mahrumdur.”

Gel ey kulum, Kâbe’yi aşığın maşukunun etrafında döndüğü gibi tavaf et, Safa ile Merve arasında, hasret çekenin hasret çektiğine koştuğu gibi say yap. Gel ey kulum yeryüzündeki yeminim olan Haceru’l-Esved’i öp, ömründen kaybettiğin amaçsız, önemsiz zamanlar için gözyaşı dök, bana güçlükleri ve karşıtlıkları terk edeceğine, itaatle ve yakınlıkla bana yöneleceğine dair söz ver. Nasıl olmanı istiyorsam öyle ol ki ben de senin istediğin gibi olayım. İstediğim gibi ol bana seni ıslah edecek şeyi öğrettirme. Bana istediğim gibi teslim olursan, istediğin şeyler sana yeter, Eğer teslim olmazsan istediğin şeyler seni yorar. Hiçbir şey benim muradım olmadan gerçekleşmez. Kâinattaki her şeyi senin için yarattım, yorulma, seni de benim için yarattım, oyun oynama, eğlenme. Üzerinde hakkım var, seni görevlendirdiğim, emrettiğim şeyleri bırakıp, seni temin ettiğim şeylerle meşgul olma.

“Buyur Allah'ım buyur! Buyur ki senin ortağın yok, emrine amadeyim buyur! Hamd sana, nimet senden ve mülk senin. Ortağın da yoktur senin.”

Gel ey kulum, Arefe günü Arafat’a gel, O gün en büyük buluşma günüdür. Gel ki sana sunduklarıma gark ol, onlarla kalbin pisliklerden temizlensin, nefsin her türlü şaibeden arınsın. Sana sunduklarım kalbini mutluluk ve güvenle doldurur, gönlüne saadet verir. Bu saadeti yaşadığın yerin halkına da dağıtırsan, işte o zaman dedikodu, çok soru ve mal kaybı ile geçirdiğin bir saat dışında hiçbir şeyden pişman olmazsın.

Arefe günü mahlukat içinde ilk yaratılan varlık olduğunu, yeryüzü ve göklerin tüm varlıklarının sana sunulduğunu, yüce dağların reddettiği emaneti üstlendiğini öğrenmek için Arafat’a gel. Seni beni tanıman, salih amel işlemen, ebedi cennete ulaşman için dünyaya getirdim. Arefe günü Arafat’a gel ki, İman eden ve salih amel işleyip, hakkı ve sabrı tavsiye edenler dışında insanların hüsranda olduğunu öğren. Beni bulursan her şeyi bulmuşsun demektir. Ama beni kaybedersen her şeyi kaybedersin.

Mümin Arafat’ta duasının, yönelişinin, Allah’a ulaşmanın, O’na yönelip yakarmanın tadını aldıktan sonra o yakınlık lezzetine tamamen dalar. O zaman dünya gözünde küçülür, kalbindeyken elleri arasına düşer. En büyük derdi ahiret olur. Her şeye kadir olan hükümdarın katındaki sıdk tahtına doğru koşar. Hacceden kişi Arafat’ta anlar ki, hoşlanmadığı ama Allah’ın ona gönderdiği her şey mahza adalet, tamamıyla fazilet ve rahmettir. Ve Allah’ın şu ayetini gerçekleştirir:

﴾ وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ ﴿

( سورة البقرة: 216 )

“Hakkınızda hayırlı olduğu halde bir şeyden hoşlanmamış olabilirsiniz. Sizin için kötü olduğu halde bir şeyden hoşlanmış da olabilirsiniz. Yalnız Allah bilir, siz ise bilemezsiniz.”

(Bakara Suresi: 216)

Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

Alemlerin Rabbi Olan Allah’a Hamdolsun