Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

Birinci Bölüm:

Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım diler, O’nun bize yol göstermesini isteriz. Nefislerimizin ve kötü amellerimizin şerrinden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidayet ettiğini, kimse saptıramaz. Allah’ın saptırdığına da ne bir dost ne de bir yol gösterici yoktur. Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun asla bir ortağı olamaz. Rububiyyetini ikrar eder, inkâr edenlerin zelil olacağına şahitlik ederim. Yine şehadet ederim ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Allah Resulüdür, yaratılanların efendisidir. Gözümle gördüğüm ve kulağımla duyduğum budur. Allahım Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e, tertemiz ailesine ve ashabına, davetinin emanetçilerine salât ve selam buyur, onları mübarek kıl. Onlardan ve bizlerden razı ol ey Âlemlerin Rabbi olan Allahım.

Rasulullah (s.a.v.)’in Hayatı Tüm İnsanlık İçin Örnek ve Kanundur:

Değerli kardeşlerim, dikkat çeken bir şey vardır ki; o da Rasulullah (s.a.v.)’in hayatının diğer İslam büyükleri, komutanlar ve Salihlerin hayatından tamamen ayrılarak öne çıktığıdır. Rasulullah (s.a.v.)’in sözleri, fiilleri, tahrirleri (onaylamaları) ve tavırlarıyla tüm hayatı bir örnek ve kanun teşkil etmektedir. Allah Teâlâ O’nu, sözleri, fiilleri, takrirleri, tavır ve davranışlarında hatadan korumuş, O’nu hatasız ve günahsız kılmıştır. Zira Rasulullah (s.a.v.) hevasından konuşmaz, O’nun konuştuğu ancak vahiy mahsulüdür. İşte bu yüzden Allah Azze ve Celle Rasulullah’ın sünnetini alıp uygulamamızı emretmiş ve şöyle buyurmuştur:

﴾ وَمَا آَتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا ﴿

[ سورة الحشر: 7 ]

“Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının.”

(Haşr Suresi: 7)

Çünkü Allah Azze ve Celle peygamber Efendimizi sözlerinde, fiillerinde ve onayladığı her şeyde hatadan korumuş, bize de O’nun sünnetini alıp uygulamamızı emretmiştir. Rasulullah (s.a.v.)’in sünnetine uymayı ve uygulamayı Allah sevgisinin delili kılmıştır. Nitekim şöyle buyurmaktadır:

﴾ قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ﴿

[ سورة آل عمران: 31 ]

“De ki: "Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”

(Al-i İmran Suresi: 31)

Rasulullah (s.a.v.) ve Diğer Peygamberlerin İki Büyük Görevi Vardır: Tebliğ ve Rol Model Olmak:

Rasulullah (s.a.v.) ve diğer tüm peygamberlerin iki büyük görevi vardır. Onlardan biri tebliğ ve tebyin yani dini ulaştırma ve açıklama. Tebliğ görevini bugün davetçiler yerine getiriyorlar. Fakat asıl ulvi görev tatbik yani uygulamadır. Rasulullah (s.a.v.)’in söylediği hiçbir söz, yaptığı yönlendirme ve irşad yoktur ki, uygulamasının önüne geçsin. O’nun hayatında sözleri ile fiilleri arasında asla mesafe yoktur. Allah Teâlâ buyuruyor ki:

﴾ يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ ﴿

[سورة المائدة: 67 ]

“Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O’nun mesajını iletmemiş olursun.”

(Maide Suresi: 67)

Sonra Allah Azze ve Celle Efendimizi ferahlatmış ve şöyle buyurmuştur:

﴾ وَاللَّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ ﴿

[سورة المائدة: 67 ]

“Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphe yok ki Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.”

(Maide suresi: 67)

Bu ilk görevdir. İkinci göreve gelecek olursak o da rol model, örnek olmaktır. Allah Teâlâ buyuruyor ki:

﴾ لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآَخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً ﴿

[ سورة الأحزاب: 21]

İçinizden Allah’ın lutfuna ve âhiret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça ananlar için hiç şüphe yok ki, Rasulullah’da güzel bir örneklik vardır.”

(Ahzap Suresi: 21)

Yani Efendimiz sözleri ile amelleri ile bir örnektir. Sözlerin ile yaptıkların arasında mesafe olmadığında, yaptıkların sözlerine, sözlerin de yaptıklarına uyum sağladığında insanlar arasında tarifsiz şeyler yapabilirsin. Zira insanlar uygulama olmadan sözleri kabul etmezler. Tıpta en yüksek seviyede diploması olan bir doktordan genel manada yaptıklarına bakmaksızın faydalanabilirsin. Yine bilgisini kanıtlamış bir yüksek mühendisten davranışlarını önemsemeksizin faydalanabilirsin. Ama bir din âliminin tavır ve davranışları, ameli sözlerine uymuyorsa bunu yapamazsın. Bu bir problemdir. Bir din âlimi sözlerine uygun davranmıyorsa ondan istifade edemezsin. Bu yüzden peygamberlerin hayatındaki en önemli şey budur, onlar hayatlarında uygulamadıkları hiçbir şeyi konuşmaz, söylemezler. Yine kesinlikle uzak durmadıkları, kaçınmadıkları hiçbir şeyi de yasaklamazlar.

Hak ve Batıl Arasındaki Savaş Ezeli ve Ebedi Bir Savaştır:

Değerli kardeşlerim, başka bir konuya gelelim, hak ve batıl savaşı… Daha önce de zikrettiğim gibi kâfilerin başka bir gezegende yaşamaları mümkündü. O zaman her hangi bir sorun olmazdı. Veya başka bir kıtada, başka bir zaman diliminde yaşayabilirlerdi. Ama Allah Azze ve Celle’nin hikmeti ile mümin ve kâfir kullar aynı yerde, aynı zamanda yaşamaktadırlar. Bundan dolayı da bir savaş vardır ve bu savaş hak ve batıl mücadelesidir. Bu savaş, ezeli ve ebedi bir savaştır. Allah’a davet için harekete geçtiğinde, şeytana, dünyaya, dünya malına, arzu ve isteklere davet ile karşılaşırsın.  Hak ve batıl arasındaki bu mücadele bizim kaderimizdir, Allah’ın muradıdır. Çünkü iman edenler cenneti ancak kahramanlıklarla, direnme ile sebat, çaba ve fedakârlıkla elde edecektir.

 

İnsan Allah’ı ve Allah’ın yolunu öğrenerek O’na kulluk etmek ile mükelleftir:

Başka bir şey daha, insan her zaman ve mekânda insandır. İnsan her çağda yükseliş ve çöküşte, güçlü ve zayıf olmakta, iman ve inkârda kendini tekrar eder. Öyleyse Rasulullah’ın (s.a.v.) kendi zamanında onu çevreleyen şartlar karşısındaki tutumu, karşılaştığı olaylar karşısındaki tavırları, benzer şartlar ve olaylarla karşılaştığımızda Allah’ın bizden takınmamızı istediği tavırlardır.

Yani Rasulullah (s.a.v.)’in hayatı dini hükümler ve kanunlardır yani dindir. Rasulullah zamanında yaşanan olaylar bizzat Rasulullah (s.a.v.)’in onlara göstereceği mükemmel tutum içindi ve bu mükemmel tutum da ey Müminler size hayatın sonuna kadar birer kanundur. Rasulullah (s.a.v.)’in sözleri, fiilleri, özellikleri, takrirleri, birer kanundur. O’nun sözleri, davranışları, onaylamaları ve sıfatları dindir. İnsan, fıtratı gereği yaşadığı yeri sever. Yaşadığı dönemin özeliklerine bağlanır. Ne zaman ki büyüdüğü çevreden çıkarılır, sevdiği yerden ayrılır, işte o zaman insan paramparça olur, sıkıntıları büyür. Belki de köklerinden bu denli ayrılmak onda ölüm etkisi yaratır. Bu yüzden şu ayeti kerimede bu hakikate değinilmektedir:

وَلَوْ أَنَّا كَتَبْنَا عَلَيْهِمْ أَنِ اقْتُلُوا أَنْفُسَكُمْ أَوِ اخْرُجُوا مِنْ دِيَارِكُمْ مَا فَعَلُوهُ ﴿
﴾ إِلَّا قَلِيلٌ مِنْهُمْ وَلَوْ أَنَّهُمْ فَعَلُوا مَا يُوعَظُونَ بِهِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَأَشَدَّ تَثْبِيتًا

[سورة النساء: 66 ]

“Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, bu onlar için hem daha hayırlı hem de (imanları için) daha sağlamlaştırıcı olurdu.”

(Nisa Suresi: 66)

Bu, durumun bir yönüdür. Diğer bir yönden baktığımızda insan Allah’ı tanımak, Allah’ın yolunu tanımak ile O’na kulluk etmekle mükelleftir. Allah Azze ve Celle’ye farzlarını yerine getirerek, oruç, namaz, hac gibi ibadetleri eda ederek, emir ve yasaklarına uyarak, dünya ve ahirette mutluluk kaynağı olacak salih ameller işleyerek Allah’a kulluk etmek ile görevlendirilmiştir. Zira Allah Teâlâ buyuruyor ki:

﴾ وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ ﴿

[ سورة الذاريات: 56 ]

“Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.”

(Zariyat Suresi: 56)

Hicrete Akide Yönünden Bakış,  İnsanın Ebedi Olanı Fani Olana Tercih Etmesi:

Kardeşlerim, insanın bir arada yaşadığı iki temel hakikat var ki, kişinin, yaşadığı yerdeki şer güçleri Allah’a ibadet konusunda fıtratının çağrısına cevap vermesine engel oluyorsa, yaratıcının yoluna uyması konusunda aklının sesine kulak vermesini engelliyorsa ve bu insan o şer kuvvetlerini kendisini engellemekten vazgeçirmek konusunda zayıfsa, onları durduramıyor, onlara uymak kaçınılmaz duruma geliyorsa ne yapmalıdır? Memleket sevgisinden dolayı ebedi saadetini zarara mı uğratmalıdır? Esas olarak doğduğun yeri seversin. Fakat doğduğun bu mekândaki güç unsurları Allah’a itaat etmeni engelliyorsa neyi kurban etmelisin, neyden fedakârlık etmelisin? Allah’a itaatten mi vazgeçmelisin? Genişliği yeryüzü ve gökyüzü kadar olan cenneti mi kurban etmelisin? Tabi ki daha alçak olanı feda etmelisin. Dinini kurtarmak için yaşadığın yeri feda etmelisin. İşte bu, hicretin akidevi yönüdür. Yaşadığın yerde şer güçleri, düşmanlık ve küfür senin Allah’a kulluk etmeni engelliyorsa, -Allah’a kulluk senin varlık sebebindir, selametinin, mutluluğunun nedenidir- baki olanı fani olana tercih etmelisin. İşte bu, hicretin akidevi yönüdür. Ayet-i Kerime’de buyruluyor ki:

 إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ ﴿
﴾ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ

[سورة النساء: 97]

“Kendilerine yazık etmekte iken hayatlarını sona erdirdikleri kimselere melekler "Ne işte idiniz?" dediler, (onlar) "O yerde zayıf görülenlerden idik" cevabını verdiler”

(Nisa Suresi: 97)

Allah Teâlâ bu özrü kabul eder mi? İlahi cevap şöyle geldi:

﴾ أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَا فَأُولَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءَتْ مَصِيرًا ﴿

[سورة النساء: 97]

“Melekler ise "Allah’ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya!" dediler. İşte onların barınağı cehennemdir ve orası gidilecek ne kötü bir yerdir!”

(Nisa Suresi: 97)

Çevreni seversin, memleketini, vatanını seversin. Eğer vatanında, çevrende Allah’a kulluk etmene izin veriliyorsa bu mükemmel bir şey. Allah’ın lütfu ile bu beldede faydalanıyoruz, camileri dolu, ilim halkaları sayılamayacak kadar fazla, insanlar camilere geliyorlar, işte bunlar harika şeyler. Bu, Allah’ın bize bir lütfu. Fakat namaz kılmanızın engellendiği, genç kızlarınızın tesettüre girmelerinin yasaklandığı bir yerde yaşadığınızı düşünün. İşte orada, ebedi olanı dünyevi olana tercih etmelisiniz. Allah katındaki nimetleri vatan sevgisine tercih etmelisiniz. İşte bu hicrete modern ideolojik tabirle bir yaklaşımdır. Yaşadığınız yerdeki şartlar ile büyük hedefiniz çelişiyorsa, o büyük hedefinizin yolundan gitmelisiniz.

Semavi Nidaları, Vatani Duygulara Tercih etmek:

Öncelikle hicretten çıkaracağımız ilk ders şudur değerli kardeşlerim; Rasul-i Ekrem hicret etti ve bu görev sonlandı, Efendimiz Mekke’den Medine’ye hicret etti. Fakat biz niye hicretin yıldönümünü kutluyoruz? Mekke ve Medine’ye benzer iki şehir arasında hicret etmemiz gerekirse, Rasulullah (s.a.v.)’in hicreti bize yol göstersin diye kutluyoruz. Şimdi günümüzde gerçekleşebilecek hicreti açıklayalım. Kişi Batı’da bir şehirde yaşıyordur. Orada hayat akıl almaz derecede yüksek refah düzeyindedir. Fakat bunun yanında orada İslami, dini, ahlaki değerler yerle bir vaziyettedir. Yani zina kişinin asla sorgulanmadığı bir şeydir, sapkınlık, günahlar ve sapıklık orada çok normal şeylerdir. Bu geliri bol, vatandaşlarına şaşırtıcı hizmetler sunan, yararlanabileceği özgürlüğü sağlayabilen o güzel ülkelerde kalmak ile kişinin kızının çevresi dolayısıyla mahvolmuş ya da oğlunun inancının ve davranışlarının ortamı gereği bozulmuş olduğunu görmesi arasında bir tercih yapacak olsa, bu iki durumu bir değerlendirse, ne yapması gerekir? Tabiki sorunlara katlanacağı ama kendinin ve çocuklarının dinini koruyabileceği yeri, cazip fırsatlarla dolu ama bu fırsatlar ile birlikte ailesini ve çocuklarını kaybedeceği yere tercih eder. Bunlar ilk sorunlardır. Ben sana derim ki kardeşim, Ben uzak ülkelere gittiğimde ve oradaki İslami gruplarla konuştuğumda diyorum ki, geç kaldığınızda kızınızı, oğlunuzu, çocuklarınızı, eşinizi kaybedeceksiniz. Ama onlar günahlarla dolu, serbest yaşadıkları o Batı dünyasına sıkıca sarılıyorlar ve ülkelerine dönmeyi reddediyorlar. Yaşadıkları ülkeden başka yerde yapamıyorlar. O zaman iş işten geçtikten sonra vahim, unutulmaz bir hata yaptığınızı fark edeceksiniz. Zira gelişmekte olan ülkelerde çok sıkıntı vardır ama bu durum o devletlerin bir özelliğidir.

Müslüman Ülkelerde Kaybetmeden Kıymeti Bilinmeyen Aile Hayatı:

Fakat kardeşlerim, bu ülkelerdeki sıkıntıları ölçüp biçtiğinizde, onlar çocuklarınızın ve evlatlarınızın dinlerinin zarara uğramasından vallahi daha iyidir. Bir seferinde Şam’da tıbbi bir kongre yapılmış, bu kongreye Amerika’daki eyaletlerden yüz tane doktor katılmıştı. Ben de orada seminer verdim ve Dr. Kardavi’nin bir sözünden bahsettim. O, batıyı kastederek şöyle diyordu: “Eğer torununun oğlunun o ülkelerde Müslüman olacağının garantisini veremiyorsan orada kalamazsın.” Bu sözü Şam’daki konferans salonunda zikrettim. Bir doktor gözyaşı ile bana doğru yaklaştı ve şöyle dedi: “Sen torununun oğlunun Müslüman olmasını garanti etmekten bahsetmedin mi? Benim oğlum Müslüman değil, torunumun oğluna gerek yok. Oğlum bile Müslüman değil.” Bu kardeşimiz kongreden sonra Detroit’te beni aradı ve onunla görüştük. Gördüğümde ağlıyordu ve ikinci kez şöyle söyledi: “Kızım Yahudi biriyle Teksas’a kaçtı. Valium isimli ilaca ulaşmam gerekiyordu, bunun bir yolunu aradım. Bu ilacın satışı tıbbi reçete olmadan yasaktır. Detroit’ten Teksas’a gittim. Bunun için dört ya da beş güne ihtiyacım vardı…” Bu kişi kızına ulaşıyor, kızı onu karşılıyor ve ağırlıyor, adam bir bardak çayla kızına bu ilacı veriyor. Kızı bayılınca onu arabaya taşıyor ve geri getiriyor. Yolda ilacın etkisi geçiyor. Adam diyor ki: “Biraz dinlendikten sonra yola çıktık, az bir mesafe sonra beni durduran bir barikat gördüm. Çünkü kızım acil bir mail göndermiş ve şöyle yazmış: “Babam tarafından alıkonuldum. Arabanın plakası şudur. Onu durdurun” Ve onu aldılar, şu anda orada yaşıyor.” İşte düzen böyle!

Birisi kızını odasında yatağında erkek arkadaşıyla görüyor. Bunu bana anlattı çünkü bu kişi o anda kızına şiddet uyguluyor ve onu karakola götürüyorlar. Kızını bir daha dövmemesi için onu gözaltına alıyorlar. Kızının yatağında gördüğü kişi kızının eşi değil, erkek arkadaşı, bir baba bu manzaraya tahammül edemez. Bu çok acı bir olay. Orada yaşıyorsunuz ve bunlara katlanıyorsunuz. Burada gelişmekte olan ülkelerde çok sıkıntımız var. Fakat bizim aile kavramımız var. Baba babalığını, evlat evlatlığını biliyor. Anne, eş herkes yerini biliyor. Kızını saygıdeğer bir insan istiyor. Evet, orada faydalanacağımız çok nimet var, ama kardeşim Allah’a yemin ederim ki, eğer kıymetini bilseydik kendi ülkemize sıkı sıkıya bağlanırdık. Bizim aile dayanışması denen bir kavramımız var.

Avustralya’da birisi Sidney Havaalanından ayrılırken ağlayarak bana şöyle dedi: “Şam’daki kardeşlerimize söyle Şam’ın çöplükleri Avustralya’nın cennet bahçelerinden daha hayırlıdır.” Bunun sebebini sorunca da şöyle devam etti: “Burada çocuğun %50 ateist olabiliyor. Çocukların %50’si kulağına küpe takıyor. Sağ kulağına takmasında bir anlam, sol kulağına takmasında daha kötü bir anlam taşıyor. İkisine birden takıyorsa bunun çok kötü bir anlamı oluyor.” Bunu anlayın yeter. Dinden çıkması veya kulağına küpe takmasına gelince; Sizin salih bir oğlunuz var, camilere gidiyor, alçakgönüllü bir davetçi, İslami ilimler fakültesinde okuyor. Böyle çok genç görebilirsiniz. Kızınız tesettürlü, nişanlısı mümin bir adam. Müslüman ülkelerde kaybetmeden değerini bilmediğiniz aile hayatınız var. Bu yüzden kardeşlerim:

(( إن فسطاط المسلمين يوم الملحمة الكبرى بالغوطة إلى جانب مدينة يقال لها دمشق من خير مدائن دمشق ))

[ رواه الحاكم عن أبي الدرداء رضي الله عنه]

“Gûta'daki savaş sırasında Müslümanların sığınağı, Şam şehirlerinin en hayırlısı olan ve kendisine Dımeşk (Suriye'nin başkenti Şam şehri) denen şehrin yakınındadır”

(Hâkim Ebu’d-Derda’dan nakletmiştir)

Şam’da yaşama ile ilgili otuz ya da kırk adet hadis vardır. İlkine gelecek olursak:

(( رأيت عمود الإسلام قد سلّ من تحت وسادتي، فأتبعته بصري فإذا هو بالشام ))

[ الطبراني والحاكم عن ابن عمرو ]

“Kuşkusuz ki ben rüyamda yastığımın altından İslam’ın direğinin çekilip alındığını gördüm! Onu gözümle takip ettiğimde onun, Şam’a götürülen parlak bir nur olduğunu gördüm.”

(Taberani ve Hâkim İbn Amr’dan nakletmiştir)

Hicretten alacağımız ilk ders şudur: Aramızda dünya temayülleri ile gökyüzünden gelen çağrılar arasında bir çatışma çıkarsa, gökyüzünden gelen nidaları tercih etmemiz gerekir. İşte bu, hicretten çıkaracağımız ilk derstir.

Hicret Beden Yolculuğundan Önceki Ruhsal Duraktır

Hicret kardeşlerim bedensel yolculuktan önceki ruhsal duraktır. Batılı terk edip hakka varmaktır. Hicret, kötülüklerden uzaklaşmaktır. Hicretin geniş anlamlarından biri de şudur; Hicret Allah’ın yasakladıklarını terk etmek, batılı bırakıp hakka göç etmektir. Kötülükleri terk edip hayır işlemektir. Günahları terk etmektir, itaate sarılmaktır, küfür diyarından İslam diyarına intikal etmektir. Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

(( المسلم من سلم المسلمون من لسانه ويده، والمهاجر من هجر ما نهى الله عنه ))

[متفق عليه عن عبد الله بن عمرو بن العاص رضي الله عنهما]

“Müslüman diğer Müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kişidir. Muhacir, Allah’ın yasaklarından hicret edendir.”

(Buhari ve Müslim Abdullah b. Amr b. As’tan nakletmiştir)

Fitne zamanında, kadınların giyinmiş çıplaklar olarak gezdiği, karma ortamların, zinanın, küfür ve sapıklığın çok olduğu bu zamanla ilgili Efendimiz Rabbimizden rivayetle şöyle buyuruyor:

(( عبادة في الهرج - أي في زمن الفتن - كهجرة إلي ))

[ مسلم عن معقل بن يسار ]

“Fitne zamanında yapılan ibadet, bana yapılan hicrettir.”

(Müslim Makıl b. Yesar’dan nakletmiştir)

Size yemin ederim vallahi camileri mesken edinen, diline, gözlerine sahip çıkıp salih amel işleyen, ilim talep eden kişi muhacirdir, muhacirdir, muhacirdir. Ona hicret ecri verilir:

(( عبادة في الهرج كهجرة إلي ))

[ مسلم عن معقل بن يسار ]

“Fitne zamanında yapılan ibadet, bana yapılan hicrettir.”

(Müslim Makıl b. Yesar’dan nakletmiştir)

Müslüman, Her Şey Onlardan İbaretmiş Gibi Sebeplere Sarılıp, Sonra da Sebepler Hiç bir şey Değilmiş Gibi Allah’a Tevekkül Etmelidir:

Hicretten alacağımız başka bir ders daha vardır; Nebi (s.a.v.) planını hazırladı, yol arkadaşını, Medine’ye kendisini ulaştıracak bineğini, yolda kendisine haber ulaştıracak, yolları iyi bilen muhbirini seçti, Rasulullah (s.a.v.) tüm sebepleri halletti, sonra da âlemlerin Rabbine tevekkül etti. Hiçbir şey yapmadan umursuzca davranmak Müslümanların en büyük nefsi hastalığıdır. Kişi plan yapmaz, sebepleri oluşturmaz ve der ki: “Ben Allah’a güvendim” Hz. Ömer Hac’da dilenen insanlara “Siz kimsiniz?” diye sordu. Onlar da “Biz Allah’a tevekkül eden kullarız” dediler. Hz. Ömer “yalan söylüyorsunuz, tevekkül eden toprağa bir tohum attıktan sonra Allah’a güvenendir. Sizin yaptığınız umursamazlıktır.” buyurdu. İnsan sebeplere sarıldığında, yol arkadaşını seçer, iyi bir deve edinir, yolda haber getirecek muhbirini seçer, kendisini takip edenlere görünmeyeceği bir yolu tercih eder, Medine’ye ters olan sahil yoluna yönelir, Sevr Mağarasında üç gün gizlenir. Bunların hepsi ince ayrıntılardır. Hicret bize bir Müslümanın her şey onlardan ibaretmiş gibi sebeplere sarılmayı, sonra da sebepler hiç bir şey değilmiş gibi Allah’a tevekkül etmeyi öğretiyor. Sadece sebeplere sarılmak çok kolaydır. Tamamen onlara güvenip Allah’ı unutmak. Fakat bu, batıdaki bilim adamları gibi sebepleri ilah edinmek olur. Yine hiçbir sebep edinmeden kendini tevekkül ediyor zannetmek de çok kolaydır ama büyük bir hatadır. Yani ikisi de hatadır. Müslümanlar sadece Allah’a güvenip boş otursalar, sebepler edinmeseler de bu büyük bir hatadır. Rasululah (s.a.v.) yetenekli bir rehber edinmiş, Mekke’nin güneyinde rotadan uzak bir yerde olan Sevr mağarasını tercih etmiş ve herkese bir sorumluluk, bir görev vermişti. Birisi haber getiriyor, diğeri izleri siliyordu, bir diğeri ise erzak ulaştırıyordu. Bunların dışında Hz. Ali Efendimizin kıyafetini giymiş, evin etrafını saranlara karşı Rasulullah (s.a.v.)’in yatağına yatmıştı. İşte bunların hepsi sebeplerdir. Bunlar bize birer derstir. Sebeplere her şey onlardan ibaretmiş gibi sarılıp ardından onlar hiçbir şey değilmiş gibi Allah’a güvenmeliyiz.

Kardeşlerim, bu tedbirler Rasulullah (s.a.v.)’in çoğunlukla aldığı tedbirlerdi, bunların sebebi kişisel bir korku için değildi. Aksine Allah’ın koyduğu kanunlar çerçevesinde gideceği yolda tamamen itaat üzereydi. Kendisinden sonraki ümmete de kanun olacaktı. Sonra o anda nefsine güvenmiyordu. Peşindekiler yanlarına kadar ulaştığında büyük bir gönül rahatlığıyla Hz. Ebu Bekir’e şöyle diyordu: “Üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkında ne düşünürsün?”

İnsan Hangi İşlerde Hazırlığa ve Gerçek Tevekküle İhtiyaç Duyar:

Kardeşlerim, İlk Müslümanların tevekkül anlayışı doğru bir tevekkül anlayışıdır. Onlar bu yolla dünyanın doğusunda ve batısında bayraklarını dalgalandırdılar. Halklar ve milletler arasında öncü konumdaki merkezleri fethettiler. Bugün Müslümanlar düşmanlarına ve dahasına karşı zafer kazanmak, milletler arasındaki liderlik rolünü geri almak, sonsuz İslam risaletini yaymak istiyorlarsa, eğer bunları yapmak istiyorlarsa, Rasulullah (s.a.v.)’in hicret esnasında verdiği bu anlamlı dersi iyi kavramaları gerekmektedir. Öyleyse ilk ders şudur:  tevekkül tamamen onları ilah edinmeden sebeplere sarılmak, Allah’ın sonsuz gücüne, korumasına, vesilelerde bir eksiltme yapmadan vereceği başarıya muhtaç olmaktır.

Hangi işlerde hazırlık ve tevekküle ihtiyaç vardır, yani gerçek tevekküle ihtiyaç duyarız. Vücudundaki her hücrenle, her damla kanınla inanmalısın ki başarı sadece Allah’tandır. Sen bir mümin olarak Kuran ve Sünnet ile edeplenmelisin. Sebeplere her şey onlardan ibaretmiş gibi sarılıp sonra da onlar hiçbir şey değilmiş gibi Allah’a tevekkül etmelisin. Tevekkülün konumu dağın zirvesindeki yol gibidir. Bu yolun sağ tarafı da sol tarafı da dipsiz bir vadidir. Sebeplere sarıldığında dağın zirvesindeyken sebeplere tutunup Allah’ı unutursan ilk vadiye düşersin. O vadi şirk vadisidir. Dağın zirvesindeyken sebepleri hiç edinmezsen diğer vadiye düşersin, o vadi de günah vadisidir. Yani iki vadi arasındasın, günah ve şirk vadisi, sebepleri ilah edinirsen şirk vadisine, hiç sebep edinmezsen de günah vadisine düşeceksin. Ey öğrenci bu senin ihtiyacın olan bir sözdür. “Ben namaz kılıyorum, derslere geliyorum ve Allah’tan bana imtihanda başarı vermesini istiyorum.” Bu doğru değildir. Namaz kılman, derslere gelmen ama derslere de çalışman gereklidir. Bir tüccar bir mala el koymak için onu satın alıyor ama bunu yapmıyor, konuyu iyi çalışmamış. Ben sınırlı bir Müslüman istemiyorum. Ben zeki, sebeplere her şey onlardan ibaretmiş gibi sarılıp ardından da onlar hiç bir şeymiş gibi Allah’a tevekkül eden bir Müslüman istiyorum. Bir örnekle açıklayayım; San arabanla Hımıs’a gideceksin, arabanı kontrol ettirmemişsin. Bu şekilde ölümcül bir kaza yapabilirsin. Bu şekilde biri gelir ve seyir esnasında araç bozulur, ölümcül bir kaza meydana gelir. Sonra bir başkası gelir, o da arabanın her şeyini, yağlarını, motorunu, frenlerini kontrol ettirmiştir. Allah’ı unutur ve “hiçbir şey olmaz” der. Sen arabanı olması gerektiği şekilde kontrol ettir. İçinde de Allah’ın koruyucu olduğu inancı olsun. İşte Müslüman budur. Sebeplere her şey onlardan ibaretmiş gibi sarılıp sonra da onlar hiçbir şey değilmiş gibi Allah’a tevekkül eder. Bu kolay değildir. Batı’daki gibi Allah’ı unutup sebeplere tutunmak kolaydır, hiç sebepler edinmemek daha da kolaydır. Biz Allah’a iman ediyoruz, o bizi yüz üstü bırakmaz demek çok kolaydır. Aynı şekil de bu da boş bir sözdür. Mümin Sebeplere her şey onlardan ibaretmiş gibi sarılıp sonra da onlar hiçbir şey değilmiş gibi Allah’a tevekkül eder. İşte bu, hicretten alınacak temel derstir. Rasulullah (s.a.v.) Allah’ın sevgilisi, Âdemoğlunun efendisidir. Allah Teâlâ ona zaferi vaat etmiştir. Ama O buna rağmen rehber aramış, bir deve ve yol arkadaşı edinmiştir. Sevr mağarasına girerek üç gün orada saklanmıştır. Güney tarafından yürümüştür. Yapabileceği her şeyi yapmış, mağaraya ulaştıklarında da Hz. Ebu Bekir “Ya Rasulallah, birisi ayakucuna doğru eğilse bizi görecekler” dediğinde Efendimiz şöyle demiştir:

(( يا أبا بكر ما قولك باثنين الله ثالثهما ))

“Ey Ebu Bekir, üçüncüsü Allah olan iki kişi hakkında ne dersin?”

Sebepler edin, Allah’a güven, sebeplere güvenip Allah’ı unutma. Bazı insanlar sebepler ediniyorlar ve onlara sıkı sıkıya bağlanıyorlar. Kişi diyor ki: “Bu kitabı kelime kelime okudum, ezberledim yüzde yüz alacağım.” Sonra uyuya kalıyor ve sınavdan sonra uyanıyor. Çünkü Allah’ı unutuyor. Her konuda sebepler edin, derslerinde, ticari mekânında, sanayide, ziraatta, her şey de sebepler edin ve Âlemlerin Rabbine tevekkül et. Bu, hicret hadisesinden alınacak temel derstir.

Değerli kardeşlerim, hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin. Amelleriniz tartılmadan önce siz kendinizi tartın. Bilin ki ölüm meleği bugün es geçmiş olabilir ama bir gün başkalarını es geçip bize gelecek. Uyanık ve hazır olalım. Akıllı olan nefsini alçaltıp ölümden sonrası için çalışır, akılsız ise nefsine, isteklerine, arzularına tabi olur, sonra da bekler durur. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

* * *

İkinci Bölüm:

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah oktur, O salih kulların dostudur. Yine şehadet ederim ki Muhammed (a.s.) emin ve güvenilir bir kuldur.

Allah Yolunda Hicret Edenler Dünyada Çokça Sıkıntı Yaşar ve Çaba Harcarlar:

Kardeşlerim, Hicret bize üçüncü olarak muhacirlerin gerçekleştirdiği o muhteşem sonuçlar çerçevesinde şunu öğretir: Allah yolunda hicret edenler dünyada çokça sıkıntı çekerler ve çaba harcarlar. Yani bir yere göç edip de yüksek gelir elde etmek, işlerin çok kolay olması binlerce kez imkânsızdır. Fakat dinin, çocuklarının, eşinin dininden korktuysan ve sıkıntıları sayılamayacak kadar çok olan gelişmekte olan bir ülkeye gitmeyi tercih ettiysen, ahireti dünyaya tercih etmişsin demektir. Sana derim ki; kâinatın yok olması Allah katında senin asli vatanında çok büyük bir başarı elde edememenden daha iyidir. Etrafımda onlarca arkadaşım var Batı ülkelerinde başarının zirvesindeydiler. Çok yüksek maaşları, evleri, arabaları vardı. İlmi derslere katıldılar ve orada durmamaları gerektiğine ikna oldular ve vatanlarına geri döndüler. İlk etapta çok sıkıntı yaşadılar. Ama şu anda yine başarılarının zirvesindeler. Vallahi bir kardeşimiz var şöyle diyor: “Vallahi her sabah uyandığımda sana bu nasihatin için dua ediyorum.” Oğlu mümin bir davetçi, kızı tesettürlü ve mümin biriyle evlendi. Diyor ki: “Bu batıda mümkün değildi.” İnsan vatanına geri döndüğünde bu dönüşü Allah rızası için gerçekleştiriyor. Sonra vatani duygular da var; Bu topraklar her yerden daha değerli. Tecrübelerini düşmanların için kullanıyorsun. İnanabiliyor musun, Detroit eyaletinde Suriyeli beş bin doktor var ve her birinin üç diploması var. Onlar ülkelerine gelseler ne yapacaklar? Suriye’de bir Amerika olacak. Tam beş bin doktor, ben onları dört kez ziyaret ettim, hepsi ihtisaslarında öncüler. Ama bu tecrübeleri kime yarıyor? Yabancılara, Amerikalı ya da Yahudilere yarıyor. Bu doğru mudur? Eğer ülkelerine geri dönseler vallahi her biri dua eder. Birisi bana dedi ki: “Vallahi her gün sana dua ediyorum. Ben Müslümanları tedavi ediyorum. Vatanımda aldığım ilim her şeyden daha önemli. Vatanıma döndüm çocuklarımın vatanına döndüm. Bu benim inancım. Çok fazla kardeşimiz eğitim için batılı ülkelere gitmeye çalışıyor. Vallahi yüzde bir milyon kez inanıyorum her biri orada kalmayacak. Çünkü müslümanın bir görevi var ve bu görev ümmete hizmettir. Oralara git, doktora yap, buna bir engel yok. Biz bilim adamları istiyoruz ama sonra dön ve ümmete ve ülkene hizmet et. Tabi bizde daha az gelir elde edeceksin, her gelişmekte olan ülke gibi çok sıkıntılarımız var. Ama ümmete hizmet sunmak için bu sıkıntılara katlanılır.

Küçük bir hastaneye gitmiştim. Bir doktor gördüm, kendisi daha önce yüksek bir gelir ile Amerika’da yaşıyormuş Ama Rabbine itaati tercih etmiş ve vatanına geri dönmüş. O hastanede ameliyathaneler çok küçüktü, ama Amerika’da çok büyüktür. Fakat o diyor ki: “Fakat burada Rabbimin rızasını alıyorum, ümmete hizmet ediyorum.” İşte din algısı budur.

Kişi Ümmete Hizmet Etmek İçin Bazı Sıkıntılara Katlanmalıdır:

Ümmete hizmet vatani ve ulusal bir kavramdır. Arap milletine hizmet edersin. Bu vatani, ulusal, dini veya uhrevi bir kavram olabilir. Üçüncü kez söylüyorum, vatanın her yerden daha hayırlıdır. Senin hayrın neden başka bir ülkeye gitsin? Her işin dışarısı için olacak. Öyleyse her şeyi bol zengin bir ülkeden döndüğünde derim ki: “onu düşünün, bu çok zor bir şeydir.” Orada insanın orta dereceli ihtiyaçları çoktur. Yani istediğin her şey önünde, tükenmeyen hakların var. Mesela kişi Almanya’da yürüyor, Yolda dikkat etmiyor ve küçük su dolu bir çukuru görmüyor, tam basacakken arkadaşı ona gösteriyor ve diyor ki: Ben şikâyet edeceğim. Orada şikâyet edildiğinde bir miktar para verip özür diliyorlar. Ardından da çukuru tamir ediyorlar. Bu nerde var? Orada hayal edilemeyecek kadar vatandaşlara hizmet ediliyor. Fakat kendi vatanına gelirsen, orada da iman var. Burada senin ilmine, tecrübelerine ihtiyaç duyan insanlar var.  Vallahi Batıda bir ülkeye gidip de ülkesine geri dönen insan benim gözümde büyük bir insandır. Burada çok fazla sorun var. Bir klinik yapılması ve çalışır duruma gelmesi iki yılı buluyor. Fakat bu kişi öğrendiği ilmi ümmetine iade ediyor.

Değerli kardeşlerim, Ben dua edeyim siz de amin deyin:

Dua:

Allahım bizi hidayet verdiğin, afiyette kıldığın, dost edindiğin kulların arasına kat. Bize verdiklerini bereketli mübarek kıl. Yarattıklarının şerrinden bizi koru. Muhakkak ki sen hak olana hüküm verirsin ve senin aleyhinde hüküm asla verilmez. Senin yücelttiğini kimse zelil edemez, senin alçalttığını da kimse yüceltemez. Mübarek kılan da yücelten de sensin. Tüm verdiklerine hamd olsun. Senden bağışlanma diler, tövbe ederiz. Allahım bize sana yaklaştıracak salih amel bahşet. Allahım bize ver, mahrum etme, bize ikram et, yasaklama, bizlere bahşet, elimizden alma. Bizden razı ol, bizi de razı eyle. Allahım Rasulullah (s.a.v.) efendimize, ailesi ve ashabına salât ve Selam buyur.

Alemlerin Rabbi Olan Allah’a Hamdolsun