Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

Değerli kardeşlerim, Medaricu’s-Salikin derlerimizin onuncusunu yapmaktayız. Konumuz “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” mertebesidir.

Sebeplere Sarılma Mertebesi:

Değerli kardeşlerim, bugün bahsedeceğimiz mertebenin en önemli, hatta en çok ihtiyaç duyduğumuz mertebe olduğunu söylesem abartmış olmam. Müslümanların tarihte bir vakti bile, o mertebeye, o konuma ihtiyaç duymadan geçmemiştir. Bu mertebenin ne olduğunu duyduğunuzda şaşırabilirsiniz ama o, sebeplere, vasıtalara sarılma mertebesidir. Veyahut da ibn Kayyım’ın tabiriyle “sebepleri gözetme” mertebesidir. Bu mertebeyi ayrıntılarıyla incelemeden önce, konuya ışık tutacak kısa bir giriş yapmak istiyorum.

Önsöz:

Dikkat çeken bir şey vardır ki o da, hayatta başarılı olmak, doğru düşünme ve tasavvura dayandırılır. Başarısızlık ise kötü ve yanlış düşüncenin ürünüdür. Eğer bir öğrenci herhangi bir sınavda yüksek başarı elde ettiyse bu, öğrencinin vaktini disipline edebilmek, onu güzel kullanabilmek, tamamlanması gereken tüm soruları cevaplamak adına güzel tasavvurlarının, planlamasının bir sonucudur. Ama eğer başarısız olduysa şunu sorgulamalıyız; Tasavvurlarında, anlayışlarında bir hata olabilir.
Müslümanları İslâm'ın doğduğu ve geliştiği dönemlerde başarılı kılan, sağlamlaştıran, yeryüzünde onları halife kılan, doğuda ve batıda bayraklarını dalgalandıran neydi? Tüm milletlerin gerisindeyken belli bir zaman sonra, Allah Teâlâ onları ne hale getirdi? Neden belli bir dönemde üstün değilken farklı bir zamanda üstün hale geldiler? Neden bir dönemde güçlü oldular da, başka bir zaman güçlü değildiler? Niçin diğer milletlere davetçi ve gözetici görevi gördüler de başka bir dönemde diğer milletler onları gözetir, himaye eder oldu?
Bu önemli bir sorudur. Kuran ve Sünnet aynı Kuran ve Sünnettir. Ama ilim gelişmektedir, ilmin yayılması da gelişmektedir. Peki, önceki Müslümanları zirveye taşıyan neydi? Ya da diğerlerini en düşük seviyeye indiren neydi? Neden onlar en büyük örnek oldular, ülkeler fethettiler, insanlara merhamet ettiler? Bunlar son derece önemli sorulardır.
Şüphesiz Peygamber Efendimizin ashabı İslam’ı doğru anlamışlardı ve şüphesiz ki ahir zamandaki son nesil ise İslam’ı yanlış anlamaktadır.
Şöyle açıklayalım:
Kişinin çok büyük bir araba şirketi vardır ve her gün yüz tane lastiği patlar. Peki, neden, bunun sebebi nedir? Diğer şirkette mesela ayda bir lastik bile patlamaz. Burada ne diyebiliriz? Demek ki şirketin müdürü lastiklere hava şartlarına uygun olmayacak şekilde fazla hava basılması talimatı vermektedir. Araba her hareket ettiğinde içindeki hava genleşir ve lastik patlar. Eğer bu varsayım doğruysa, burada hata şirket müdürünün aklında, mantığındadır. Zira o, yanlış yönlendirme yapmaktadır. Her lastik patladığında da bu müdür aracın sahibini azarlar. Ama akıllı ve bilgili bir kişi der ki: “Tasarım sürecinde, yöntemde ve vizyonda bir hata var.” Bu büyük şirketin genel müdürünün, yaz aylarında lastiklere belli oranda hava basılması gerektiğini öğrenmesi şarttır. Toplumda parçalanma, dağılma, zayıflık, dünyevilik, dünya malına aşırı bağlılık, düşmanlık, öfke, haset, zafiyet gibi çok fazla hata görüyorsak, bilmeliyiz ki düşüncede, anlayışta bir hata vardır. İşte bu mertebe, sanki konuştuğumuz şeyin temel amacı, Müslümanların sorunlarına çare olacak bir ilaçtır.
Gerçekten saygı duyacağımız İslamî güzel duygular vardır ama bunlar yeterli değildir. İslamî güzel duygular vardır ama her Müslümanın, tüm Müslümanların kabul edilebilir, mükemmel, değerli, güçlü ve üstün bir konumda olmalarını istemesi gerekir. Şüphesiz o duygular saygı duyulası hislerdir. Fakat bu güçlü duygular yeterli midir? İslam’ın hali böylesine acıyken bu coşkulu duygular yeterli olur mu? Kusur nerededir? Hata nerededir? Eksiklik nerdedir? Ashab başka bir tabiat ile başka bir yapıda mı yaratılmıştı? Kesinlikle hayır! İlah mı değişti? Asla hayır! Allah Teâlâ güzel isim ve yüce sıfatları ile hep aynıdır. O hep bizimledir, nerede olursak olalım bizimledir. Bizden öncekilerin de yanındaydı, bizim de yanımızdadır ve bizden sonrakilerle de birlikte olacaktır. İlah aynı ilahtır, Kuran aynı Kuran’dır, hak her zaman aynı haktır.
Âlimler çok önemli bir şey tasavvur ederler ki o, sözünü ettiğimiz, sebeplere sarılma mertebesidir. Her zaman derim ki:

﴾ يا أيها الذين آمنوا عليكم أنفسكم ﴿

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin.”

Eğer insanları doğru davranmaya ikna etmeye, onları razı etmeye gücünüz yetiyorsa, siz de bununla mutlu olur, karşılığını alırsınız. Ama eğer böyle bir imkânınız yoksa siz ikna olduğunuz, razı olduğunuz şeyi yapın. Böylece Allah Teâlâ’nın vaat ettiği her şeyi elde eder, her amelinizin meyvesini toplarsınız. Yine de doğruyu yapmaya insanları ikna ederseniz, bu en üst düzeyde bir ferahlık olur.

Ashab ve Tabiin Neden Üstündür?

Bu konu, hiçbir meslek, uzmanlık gözetmeksizin her Müslüman’ı kapsayan bir konudur.
Önemli sorumuz şudur: Peygamber Efendimizin ashabı neden üstündü? Tabiin neden üstündü? Onlar neden yeryüzünde halife kılınmışlardı? Neden üstünlüğü elde ettiler ve neden çok sağlamdılar?
Peki, biz neden bu kadar bitkiniz? Neden zayıfız? Neden üstün kılınanlardan değiliz? Bunun sırrı nedir? İşte düşüncede, anlayışta bir problem, bir kusur olduğunu bir yanlış anlaşılma olduğunu desteklemek adına size şunları söylemek istiyorum:
Mesela bir aracın şoförü, yağ lambasının eğlence için yandığını düşünür ki aslında bu, motor ile ilgili bir uyarıdır. Önündeki uyarı tablosundaki kırmızı ışığın manasını bilen kişi ışığı gördüğünde, aracı birden durdurur ve yağ ekler. Ama bu ışığın eğlence amaçlı yandığını düşünen kişi, aracın motorunu yakar ve tamir ettirmek için çok fazla para harcar. Bazen kusur somut bir şeyde aranmaz, peki, kusur nerededir? Tasavvurda, anlayışta, düşüncededir. Motor neden yanmıştır? Bunun sebebi nedir? Şoförün yağ lambasının uyarı amaçlı değil de, sadece eğlence için yandığını zannetmesidir.

Sebeplere Sarılmak ve Tevhid:

Bu önsöz ışığında konumuzu açıklıyoruz. Müslümanlar işlerinde Allah’a tevekkül ederler. İşlerini tam yapmaz ama Allah’a güvenirler. Sebeplere sarılmazlar ama tevekkül ederler. Kalpleri müşriktir, filanca kişilere güvenirler ama dışarıdan bakınca mütevekkildirler. Bu iki kat yanlıştır. Doğru olan tam tersidir yani kişinin kalbi ile Allah’a tevekkül edip, işlerinde çaba harcamasıdır. Modern çağlardaki olaylar, şartlar ve çalkantılar da bu sözü desteklemektedir:
“Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz mertebesi, bir sebeplere sarılma mertebesidir. Böylece tevhid gerçekleşir. Kullar tevhidden daha üstün bir şey öğrenmemişlerdir.
“Allah’tan başka ilah yoktur, O’ndan başka yöneten, terbiye eden yoktur, O’ndan başka yaratıcı, nimet veren, alı koyan, üstün kılan, zelil eden, bollaştıran ve daraltan yoktur.” dersiniz. İşte bu tevhiddir.
Tevhidin iki seviyesi vardır:
İlki dil ile yapılan tevhiddir ki bu çok kolaydır.
İkincisi ise ruhen, kalben yapılan tevhiddir.
Nice muhavvid aslında müşriktir. Nice dili ile tevhid ehli olan kişi, kalbi ile ruhen müşriktir. Dili ile “Allah’tan başka ilah yoktur” der ama tüm güveni filanca kişiyedir. Tüm inancıyla malına, gücüne, çocuklarına ailesine güvenir. Bu kişi aynı anda hem muvahhid hem de müşriktir. Zira bunu ayet de desteklemektedir:

﴾ وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللَّهِ إِلَّا وَهُمْ مُشْرِكُونَ ﴿

[سورة يوسف الآية: 106]

“Onların çoğu Allah’a ancak ortak koşarak inanırlar.”

(Yusuf Suresi: 106)

Keşke düşüncede, anlayışta veya inançtaki bu hata o kadar ile kalsaydı ama bu kusur Allah yolundaki gidişatımıza, genel hayatımıza da etki etmektedir. Zira tevhid mevcut sebeplerden yararlanmayı gerektirir.
Oğlu hasta olan bir kardeşimiz, “Onu Allah’a teslim ettim” der. Bu söz tamamen cehalettir. Aynı şekilde matematik konusunda ihmalkâr davranırsınız ve “Allah Azze ve Celle bana ikram eder. Ben her yıl O’na dua ederim, Oda bana yardım eder.” dersiniz. Bu tam bir cehalettir. Satılmayan bir malınız vardır. “Subhanallah” dersiniz. Ama onu satarken, inceleme yapmalı, çarşısına, çeşidine, fiyatına iyi çalışmalısınız. Zira kötü bir malı yüksek fiyatla satın almış olabilirsiniz. Cehaletin sebep olduğu şu duruma bir bakın. Müslümanlar bu cehaletin içinde oldukları sürece, kendi kusurlarını kadere dayandırırlar. Hayatlarında bir problemle karşılaştıklarında “Kardeşim, Allah buna izin vermedi, Allah nasip etmedi” derler. Allah kulunu zorlamaz, kişiyi bir şeye mecbur bırakmaz. Bu tavır, ashabın takındığı tavrın tam tersidir.
Tevhid, eğer muvahhitseniz, Allah’ın kudretinin hiçbir varlıkta olmadığına, bir şeyi gördüğünüzde onun Allah’ın gücü ile olduğuna, Allah’ın her şey olduğuna iman etmenizdir. Tüm hareket ve amellerinizde sebepler, vasıtalar edinmeli, onlara itibar etmelisiniz. Yani onlara saygı duymalı, önemsemeli, ihmal etmemeli, boşa harcamamalısınız. Zira başarı çalışmayı gerektirir. Ticarette başarılı olmak, çarşı pazar hakkında, malların çeşitleri, fiyatları, uygun miktarları, gereken sınıflandırmaları iyi bir şekilde pazarlama yöntemleri hakkında çalışmalısınız. Her şeyin bir sebebi vardır ve onlara sarılmalısınız. Önceki gibi bu ümmetin yükselmesini, bu ümmetin diğer milletlerin önüne geçmesini istiyorsanız, Rasulullah (s.a.v.)’in yaptığı gibi işe başlamalısınız.
Bildiğiniz gibi, yeryüzündeki her insan Rasulullah (s.a.v.) gibi zaferi, yardımı ve desteği hak eder mi? En mükemmel insan O’dur, kendisine vahiy gelir ve O İslam’ı getirmiştir. Bununla beraber parmak ucu kadar bile sebepler edinmeyi bırakmamıştır. Tevhid, eğer Allah’ın tek olduğuna iman ediyorsanız, sebeplere sarılmanız, onları ihmal etmemeniz, boş olduğunu düşünmemeniz, onlara sarılmaya güvenmenizdir. Çünkü bunlar tevhidin gereğidir. Eğer onları bırakır, ihmal eder, küçük görür, haddi aşarsanız, tevhid ehli olamazsınız.
Boyun eğmek, eksiklik, tembellik, savsaklamak gibi davranışlar hep hüsrandır ve bunların bulunduğu konum kötü bir makamdır, İslamî doğru bir tavır değildir. İslamî tavır, oğlunuz hastaysa, onu doktora götürmenizdir, onun için en iyi doktoru tercih etmeniz, doğru ilaçları almanız, tam bir özenle ilaçları vermenizdir. Bu davranışlarınız hepsinde de “Rabbim senden başka şifa verecek olan yoktur.” demenizdir. Bu şekilde yaptığınız doğru olur, böylece sakınır, yücelir, Allah’ın desteğini, zaferini, ikramını hak edersiniz.
İnce bir nokta vardır: Aşırılık her zaman kolaydır. Mesela çok kolay, yumuşak huylu, zayıf şahsiyetli olan bir babaya sahip olan kişinin çok zeki olmasına gerek yoktur. Çünkü o her mesele de sessiz kalır, oğlu kendisine hakaret eder, sessiz kalır, kızı eve geç gelir, kötü bir durumdadır ama ona karşı çıkmaz. Damadı kızına kötü davranır, buna ses çıkarmaz. Eşi ihmalkârdır ama onunla hiç tartışmaz. Aynı şekilde sert ve şiddete meyilli olması da kolaydır. Her hatada şiddet uygular, söver, yani sert tavır da kolaydır, yumuşaklık da kolaydır. Asıl marifet aynı anda hem sevilen hem de saygıdan dolayı korkulan bir baba olmaktır. Çocuklarınız sizden hem bir şeyler isteyebilmeli hem de çekinmelidir.
“Çok yumuşak olma sıkılırsın, çok sert olma kırılırsın.” Sebepleri ilah da edinmemelisiniz.
Bir doktorun hikâyesini duymuştum. Bu doktor koşmanın kalp sağlığına etkisi olduğunu keşfediyor. Buna hiç bir şeyin denk olamayacağını ortaya koyuyor ve her gün koşuyor, makaleler yazıyor, seminerler, nasihatler veriyor. Fakat sadece koşuya güveniyor. Zannediyor ki koşmak her şeydir, koşan kişi ölmez, hastalanmaz, sağlık tamamen koşmaya bağlıdır. Doktor bu konuda makaleler yazıp konuşmalar düzenliyor. İnsanlara koşmayı nasihat ediyor. Günde iki saat veya daha fazla da koşuyor. Sonunda koşarken daha gençliğinin baharında vefat ediyor. Şimdi bu doktorun yaptığı nedir? Sebepleri ilah edinmiştir. Allah’a güvenip sebepleri ihmal eden, sadece Allah’a tevekkül eden kişinin yaptığı da cahilliktir. Sebepleri ilah edinmek de cehalettir. Bu tamamen yanlıştır. Sebepler edinip Allah’a güvenmeden değer kazanamaz, Allah katında yücelemezsiniz. Bu çok önemli bir cümledir. Zira her Müslüman’ı, her meslek sahibini, işyeri sahibini, her tüccarı, öğretmeni, mühendisi, doktoru, her babayı, anneyi, eşi ve her insanı ilgilendirir.
Müslümanlar bu önemli tavrı sergilemedikçe, onları bir daha güçlü, yüce ve değerli, koyunları güttükten sonra milletleri yönetecek konumda göremeyeceksiniz, böyle olmadıkça onarı bir daha komutan ve öncü olarak göremeyeceksiniz. Sebeplere sarılıp, onlara güvenip ilah edinmek kolaydır, yine sadece Allah’a güvenip bir şey yapmadan dua etmek de kolaydır. Ama marifet sebeplere sarılıp Allah’a tevekkül etmektir.
Hz. Cabir şöyle buyuruyor:

(( قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: قَارِبُوا وَسَدِّدُوا, وَاعْلَمُوا أَنَّ أَحَدًا مِنْكُمْ لَنْ يُنْجِيَهُ عَمَلُهُ, قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ وَلا أَنْتَ؟ قَالَ: وَلا أَنَا إِلا أَنْ يَتَغَمَّدَنِيَ اللَّهُ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍ ))

“Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “İşlerinizde orta yolu tutunuz, dosdoğru olunuz. Biliniz ki, hiç biriniz ameli sayesinde kurtuluşa eremez” dediler ki: “Sen de mi kurtulamazsın, ey Allah’ın Elçisi?” “Evet ben de kurtulamam. Şu kadar var ki, Allah rahmet ve keremi ile beni bağışlamış olursa, o başka!”

Bundan daha açık bir söz var mıdır?

(( اعملوا واعلموا أنَّ أحداً منكم لن ينجيه عمله ))

“Biliniz ki, hiç biriniz ameli sayesinde kurtuluşa eremez”

Tüm sağlık kuralları uygulanır. Onları uyguladığınızda, Allah’a ihtiyacınız olmadığınız düşünür kuralları ilah edinirseniz, hastalıktan asla kurtulamazsınız. Onları uygulayıp sonra da Allah’a tevekkül etmeli, O’ndan istemelisiniz.
Amel edin, amel edin, çalışın ve Allah’a güvenin. Uygun fiyatlar ile mal alın, sonra da satma konusunda Allah’a güvenin. Tüm sebepleri, tedbirleri alın ve tevekkül edin. İşte bu, sebepler edinme mertebesidir.
Hz. Ali’den şöyle naklediliyor:

(( كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ذَاتَ يَوْمٍ جَالِسًا, وَفِي يَدِهِ عُودٌ يَنْكُتُ بِهِ, فَرَفَعَ رَأْسَهُ, فَقَالَ: مَا مِنْكُمْ مِنْ نَفْسٍ إِلا وَقَدْ عُلِمَ مَنْزِلُهَا مِنَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ, قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ! فَلِمَ نَعْمَلُ أَفَلا نَتَّكِلُ؟ قَالَ: لا اعْمَلُوا فَكُلٌّ مُيَسَّرٌ لِمَا خُلِقَ لَهُ, ثُمَّ قَرَأَ: ﴿فَأَمَّا مَنْ أَعْطَى وَاتَّقَى وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى﴾إِلَى قَوْلِـهِ: فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرَى))

“Resulullah (s.a.v.) bir gün oturuyordu. Elinde bir baston vardı. Sonra başını kaldırdı, o sırada elindeki asasıyla toprağı eşeliyordu. Bir süre sonra şöyle dedi:
 “Sizden hiç kimse ve nefes alıp veren hiçbir şahıs yoktur ki, Allah, onun cennetteki ve cehennemdeki yerini yazmış olmasın.” Bir adam şöyle dedi:
“Ya Resulallah! O halde bu yazıya tevekkül edip amel etmeyi bırakalım mı?
Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Hayır, amel edin! Çünkü herkese ameli kolaylaştırılır. Ardından şu ayetleri okudu:
“Kim verir ve sakınırsa, en güzeli tasdik ederse biz de onu en kolaya hazırlarız.”

Amel edin ve bilin ki ameliniz size kolaylaştırılacaktır. Siz Allah’ın size merhamet etmesi için yaratıldınız. Allah’a itaat üzere amel ettiğiniz zaman, murad-ı ilahi gerçekleşmiş olur. Ama günah işlediğiniz zaman, siz rahmet ve ikram için yaratıldığınızdan bunun ilacını arayacaksınız.
Rasulullah (s.a.v.) hevasından konuşmaz, O’nun sözleri Yüce Sanatkârın talimatlarını temsil eder. Ashab “Ya Rasulallah tedavi için kullandığınız ilaçlar şifa isteğiyle okunan dualar ve (düşmanlardan) korunmak için kullandığımız koruyucu şeyler hakkında ne dersiniz, bunlar Allah’ın kaderinden bir şeyi geri çevirip değiştirir mi?” diye sormuştu. Bazen yanlış hüküm verilir. Örneğin birisi “Ben ilaç alırsam Allah bana hastalanmamı mı emretmiştir? diye sorar. Siz “Hayır” deyince “O zaman bana şifa verirse, o ilaç mı beni iyileştirir” diye sorar. Siz yine “hayır” deyince “İlacı bırakması gerektiğine hükmeder. Bu cahilce bir karardır.
Ebu Huzame’den şöyle naklediliyor:

(( سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: أَرَأَيْتَ أَدْوِيَةً نَتَدَاوَى بِهَا, وَرُقًى نَسْتَرْقِي بِهَا, وَتُقًى نَتَّقِيهَا, هَلْ تَرُدُّ مِنْ قَدَرِ اللَّهِ شَيْئًا؟ قَالَ: هِيَ مِنْ قَدَرِ اللَّهِ ))

“Rasulullah (s.a.v.)’e soruldu: “Tedavi için kullandığınız ilaçlar şifa isteğiyle okunan dualar ve (düşmanlardan) korunmak için kullandığımız koruyucu şeyler hakkında ne dersiniz, bunlar Allah’ın kaderinden bir şeyi geri çevirip değiştirir mi ?” Rasulullah şöyle cevap verdi: “Bu saydıklarınız da Allah’ın kaderindendir” diye cevap verdi.”

O da (ilaç kullanmak) Allah’ın kaderidir. İlaç kullandığınızda hastalık olan kaderden, şifa olan kadere kaçmış olursunuz. Çünkü hastalık da, şifa da Allah’ın kaderidir. Allah’ın bir kaderinden diğerine kaçmış olursunuz. Bu önemli bir şeydir. Böyle olmadığımız, böyle inanmadığımız sürece, asla yücelemeyecek, takvaya erişemeyecek, değerlenemeyecek, izzet sahibi olamayacak, halife kılınamayacak ve mutmain olamayacağız. Sizlere çok anlattığım meşhur bir hikâye vardır. Şöyle ki: Hz. Ömer (r.a.) Şam’a gittiği zaman, şehrin kapısında kendisine orada Veba hastalığı olduğu söylendi. Bunun üzerine Hz. Ömer geri döndü. Rasulullah (s.a.v.)’ın ashabını oraya sokmak istemiyordu. Ashaptan Ebu Ubeyde şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” Hz. Ömer ise “Keşke bunu senden başkası söylemiş olsaydı. Ben Allah’ın bir kaderinden diğer bir kaderine kaçıyorum. Veba Allah’ın kaderidir, şifa, sağlık da Allah’ın kaderidir. Ben bir kaderden diğerine kaçmış oluyorum.” diye cevap verdi. Ardından orduya seslendi: “Aranızda Rasulullah (s.a.v.)’den veba ile ilgili bir şey duyan var mı?” Edebe bakın! İşte bu bizim için bir öğretidir.
O, Müminlerin Emiri olabilir ama ashaba şöyle sormuştu: “Aranızda Rasulullah (s.a.v.)’den bu konu hakkında bir şey işiten oldu mu? Bana cevap verin.”
Yani İlmi bir mevkiiniz varsa başkalarına sormaktan çekinmezsiniz. Aksine o zaman o mevkiinizin değeri artar. Bu, ilminiz ile ilgili bir kusur olduğu anlamına gelmez. O yüzden soru sorun.
Hz. Ömer İslam’ın zirvesiydi, Müminlerin Emiriydi, Ama ashaba şöyle demişti: “Veba hakkında Rasulullah (s.a.v)’den bir hadis duyanınız var mı?”
Üsame (r.a.)’tan şöyle naklediliyor:

(( قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِنَّ هَذَا الطَّاعُونَ رِجْزٌ, سُلِّطَ عَلَى مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ, أَوْ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ, فَإِذَا كَانَ بِأَرْضٍ فَلا تَخْرُجُوا مِنْهَا فِرَارًا مِنْهُ, وَإِذَا كَانَ بِأَرْضٍ فَلا تَدْخُلُوهَا ))

“Resulullah(s.a.v.) vebayı anarak şöyle buyurdu: "(Veba), İsrailoğulları'ndan bir güruha gönderilen bir 'ricz' veya azap bakiyyesi(artığı)dır. Veba bir yerde baş gösterir ve siz orada bulunursanız o yerden çıkmayınız! Şayet bir yerde baş gösterir ve siz orada olmazsanız o yere inmeyin!"

İşte ilmi tavır!
Yabancı bir ülkede bir bilim adamı, büyük bir bakteriyolog ile görüştü ve ona bu soruyu sordu. Yani “bir ülkede salgın bir hastalık varsa ne yapmak gerekir?” dedi. Bu bilim adamının İslam’a olan uzaklığı, yer ile gök arası kadardı. İslam’ın ne olduğunu dahi bilmiyordu. Yine hadisin ne demek olduğunu da bilmiyordu. Bu soru kendisine sorulup “Bir ülkede salgın bir hastalık varsa ne yapmalıyız?” dendiğinde şöyle cevap verdi: “Öncelikle, ülkeyi karantina altına almalı ve bulaşma riskinden dolayı oraya girişi yasaklamalıyız. Tehlike bu hastalıkta değildir, asıl tehlike bu bakterinin taşınması riskidir.” Peki, Rasulullah (s.a.v.) bu bilimsel gerçeği nasıl keşfetti? Tabi ki, eğer bir ülkede veba varsa oraya girmeyin, çünkü o bulaşıcıdır. Oradan da çıkmayın; Bu ancak laboratuarlarla, kan analizleri yapılarak anlaşılabilir. Bunlara göre kişinin sağlıklı veya o bakteriyi taşıyor olduğuna karar verilir.
Şu ayetlere bir kulak verelim:

﴾ وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ ﴿

[سورة الحجر الآية: 21]

“Hiçbir şey yoktur ki hazineleri yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.”

(Hicr Suresi: 21)

﴾ وَالْأَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ ﴿

[سورة الحجر الآية: 19]

“Yeri de yaydık, ona sabit dağlar yerleştirdik ve orada ölçülü (bir biçimde) her şeyi bitirdik.”

(Hicr Suresi: 19)

﴾ إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ ﴿

[سورة القمر الآية: 49]

“Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık.”

(Kamer Suresi: 49)

﴾ وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ ﴿

[سورة يس الآية: 39]

“Ayın dolaşımı için de konak yerleri (evreler) belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.”

(Yasin Suresi: 39)

﴾ إِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ أَنَّكَ تَقُومُ أَدْنَى مِنْ ثُلُثَيِ اللَّيْلِ وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَائِفَةٌ مِنَ الَّذِينَ مَعَكَ وَاللَّهُ يُقَدِّرُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ عَلِمَ أَنْ لَنْ تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآَنِ عَلِمَ أَنْ سَيَكُونُ مِنْكُمْ مَرْضَى وَآَخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي الْأَرْضِ يَبْتَغُونَ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ وَآَخَرُونَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآَتُوا الزَّكَاةَ وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضاً حَسَناً وَمَا تُقَدِّمُوا لِأَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللَّهِ هُوَ خَيْراً وَأَعْظَمَ أَجْراً وَاسْتَغْفِرُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ ﴿

[سورة المزمل الآية: 20]

“(Ey Muhammed!) Şüphesiz Rabbin, senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını ve üçte birini ibadetle geçirdiğini biliyor. Beraberinde bulunanlardan bir topluluk da böyle yapıyor. Allah, gece ve gündüzü düzenleyip takdir eder. Sizin buna (gecenin tümünde yahut çoğunda ibadete) gücünüzün yetmeyeceğini bildi de sizi bağışladı (yükünüzü hafifletti.) Artık, Kuran’dan kolayınıza geleni okuyun. Allah, içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah’ın lütfünden rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O hâlde, Kuran'dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz, onu Allah katında daha üstün bir iyilik ve daha büyük mükâfat olarak bulursunuz. Allah’tan bağışlama dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

(Müzemmil Suresi: 20)

﴾ وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً ﴿

[سورة الطلاق الآية: 3]

“Onu beklemediği yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şeye bir ölçü koymuştur.”

(Talak Suresi: 3)

﴾ الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيراً ﴿

[سورة الفرقان الآية: 2]

“O, göklerin ve yeryüzünün mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olandır. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı da yoktur. O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.”

(Furkan Suresi: 2)

﴾ مِنْ أَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ * مِنْ نُطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ ﴿

[سورة عبس الآية: 18-19]

“Allah, onu hangi şeyden yarattı? Az bir sudan (meniden). Onu yarattı ve ona ölçülü bir şekil verdi.”

(Abese Suresi: 18-19)

﴾ وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَسْكَنَّاهُ فِي الْأَرْضِ وَإِنَّا عَلَى ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَ ﴿

[سورة المؤمنون الآية: 18]

“Biz, gökten belli bir ölçüde su indirdik de (faydalanmanız için) onu yeryüzünde tuttuk. Bizim onu tamamen gidermeye de muhakkak gücümüz yeter.”

(Müminun Suresi: 18)

﴾ وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ وَلَكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ ﴿

[سورة الشورى الآية: 27]

“Allah, kullarına (tümüne birden) rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi. Fakat O, rızkı dilediği ölçüde indirir. Şüphesiz O, kullarından hakkıyla haberdardır ve onları hakkıyla görendir.”

(Şura Suresi: 27)

Kaç ayet geçti? Hepsi kader ile ilgiliydi. Allah Teâlâ’nın her şeyi bir düzene, tertibe ve kadere göre yaratmasının bir manası vardır. Kanunlar, sebepler, müsebbipler ve sonuçlar vardır. Eğer bu evrenin yaratılması, sebeplere ve sonuçlara göre, ince bir hesaba göre, mükemmel bir düzene göre tasarlandıysa, Ey Müminler; Ey Allah’a iman ettiğini iddia edenler; Allah’ın bu düzenini görmezden gelmek size yakışır mı? Kanunları göz ardı etmek, bu malumatı ihmal etmek, kuralları umursamamak ve takdir edilmiş olan kaderi önemsememek size yakışır mı?

Sebeplere Sarılmayanlar:

Sizi temin ederim; Sebepleri hafife alan her mümin Allah Azze ve Celle’ye karşı edepsizlik eder. Sebepleri hafife alan, onları küçümseyen, umursamayan, onlara sarılmayan her mümin Allah’a karşı edepsizlik etmiş olur. Kişi eğer arabasına bindiğinde yolculuktan önce aracını kontrol etmezse ki kırık bir parça, ihtiyaç olacak bir eksik, frende bir kusur olabilir, bunları kontrol etmezse, ani bir kaza geçirebilir, beklenmedik bir olayla karşılaşabilir, yolda bir arıza yaşayabilir. Eğer sebeplere sarılmazsanız, Allah’a karşı edepli olmazsanız, asla yükselemez ve zaferi hak edemezsiniz. Allah’ın desteğini, yardımını ve korumasını elde edemezsiniz. Bunları ancak kurallarına uyarak kazanabiliriz.
Mesela bir okulunuz varsa, bu okulun belirli kuralları vardır. Dersiniz ki: Giriş sekizdedir. Arkadaşınızın oğlu olan bir öğrenci bile saat dokuzda gelse, müdür bu kuralları uyguladığı sürece kapılar saat sekizde kapanır. Geç kalan okulun dışında kalacaktır. Bu sistemdir, kuraldır. Eğer bu okulun sahibini önemsiyorsanız, bu sisteme uyar, kurallara riayet eder ve saygılı olursunuz.
Şimdi şu önemli sözleri bir dinleyin: Sebepleri ihmal eden, onları hafife alan, umursamayan, özen göstermeyen, önemsemeyen ve Allah’a güvendiğini, tevekkül ettiğini iddia eden her mümin, yalancıdır, edepsizdir. Allah’ın zaferini, desteğini, korumasını hak edemez. Size “Sebeplere tam olarak mükemmel bir şekilde sarılın” demiyorum. Belki buna gücünüz yetmeyebilir. Mesela bir köyde yaşarsınız ve orada sadece bir doktor vardır. Şehirde ise işinin ehli iyi doktorlar vardır. Ama oraya gitme imkânınız yoktur. Oğlunuzu köyünüzde bulunan o doktora götürmeniz gerekmektedir. Bu sizin için geçerli olan sebeplerdir, sizin için tamamı budur. Benim size söylediğim şudur: “Ulaşabileceğiniz sebeplere sarılmanız gerekir, sizden mutlak olarak tüm sebeplere sarılmanızı talep etmiyorum. Eğer imkânınız olanlara sarılırsanız, Allah’a karşı edepli olursunuz.
Serbest düşüş kanunu diye bir kanun vardır. Tüm kardeşlerimiz Fizik dersinde bunu öğrenmişlerdir. Şöyle ki paraşütünüz olmadan bir uçaktan Allah’a tevekkül ederek atlayamazsınız. Bu çok önemli bir noktadır. Bunu anlasanız da anlamasanız da, saygı gösterseniz de göstermeseniz de, doğru bulsanız da bulmasanız da bu kanun vardır. İşte aynen bu şekilde mevcut sebepleri, araçları kullanmadıkça hiçbir şey yapamazsınız. Sebeplere sarılmamak, sebepleri kullanmamak, Müslümanların geri kalmışlığının sebebidir. Sebepler edinmemek Müslümanların zayıflığının, Allah’ın onlara zafer nasip etmemesinin sebebidir.
Okul müdürü belirli bir sistem kurar. Arkadaşının oğlu bu düzene aykırı davranır. Bu aykırı davranış müdürü hakir görmek değil midir? Kuralları umursamamak müdüre karşı edepsizlik olmaz mı? Kişi sebepleri, araçları kullanmasa, kendine güzel gelen şeyleri yapsa, düşünmeden, dikkatsizce, hesapsızca, çalışmadan yaşasa, bu insan dinden uzak bir insandır ve din düşmanları her zaman Müslümanları sadece güvenmekle, hayalperest olmakla, nazik ve kibar olmakla, araçları önemsemedikleri için kolayca heveslenmekle suçluyor. Bu davranışları Müslümanları zayıflatıyor. Bu doğru! Bizim öncelikle sebeplere sarılmamız gerekmektedir ki güçlü olabilelim. Bir öğrenciye sözümüz, “çalış ki başarabilesin” olmalıdır, bir öğretmene, bir mühendise, bir işçiye, bir zanaatkâra, bir tüccara sözümüz “işinde en iyi olmalısın” demek olmalıdır. Ancak o zaman yükselebiliriz.
Şimdi ikinci kısım ayetleri dinleyin:

 

﴾ وَهُوَ الَّذِي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ حَتَّى إِذَا أَقَلَّتْ سَحَاباً ثِقَالاً سُقْنَاهُ لِبَلَدٍ مَيِّتٍ فَأَنْزَلْنَا بِهِ الْمَاءَ فَأَخْرَجْنَا بِهِ مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ كَذَلِكَ نُخْرِجُ الْمَوْتَى لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ﴿

[سورة الأعراف الآية: 57]

“O, rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderendir. Nihayet rüzgârlar ağır bulutları yüklendiği vakit, onları ölü bir belde(yi diriltmek) için sevk ederiz de oraya suyu indiririz. Derken onunla türlü türlü meyveleri çıkarırız. İşte ölüleri de öyle çıkaracağız. Ola ki ibretle düşünürsünüz.”

(Araf Suresi: 57)

Allah Azze ve Celle’nin bitkileri yaratmak için yağmura ihtiyacı var mıdır? O insanlar gibi yağmur indirmekte zorlanabilir mi? Akaid âlimleri bunu Allah Azze ve Celle’nin amaca yönelik sebeplere ihtiyaç duymaması olarak yorumlarlar. Siz insan olarak bir ekmek yemek istediğinizde, direk onu yeme şansınız yoktur. Önce buğday ekmelisiniz, onu biçmelisiniz, hasat etmeli, öğütmeli ve ekmek haline getirmelisiniz. Yani siz insan olarak bu sebeplere muhtaçsınız, kendiniz bir şeyi takdir edemezsiniz. Ama Allah Subhanehu tüm bu sebeplerden uzak ve münezzehtir:

﴾ إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئاً أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ﴿

[سورة يس الآية: 82]

“Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri o şeye ancak “Ol!” demektir. O da hemen oluverir.”

(Yasin Suresi: 82)

Tüm ayetler şu fikrin aksini söylemektedir. Dinleyin:

﴾ فأنزلنا به الماء فأخرجنا به من كل الثمرات ﴿

“Oraya suyu indiririz. Derken onunla türlü türlü meyveleri çıkarırız.”

﴾ إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِي تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَا أَنْزَلَ اللَّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ مَاءٍ فَأَحْيَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ لَآَيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ﴿

[سورة البقرة الآية: 164]

“Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.”

(Bakara Suresi: 164)

﴾ يَهْدِي بِهِ اللَّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِهِ وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ ﴿

[سورة المائدة الآية: 16]

“Allah, onunla rızası peşinde olanları selâmet yollarına iletir ve onları izniyle, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru bir yola iletir.”

(Maide Suresi: 16)

﴾ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ ﴿

[سورة المائدة الآية: 105]

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir.”

(Maide Suresi: 105)

﴾ ثُمَّ قِيلَ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ الْخُلْدِ هَلْ تُجْزَوْنَ إِلَّا بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ ﴿

[سورة يونس الآية: 52]

“Sonra da zulmedenlere, “Ebedî azabı tadın! Siz ancak vaktiyle kazanmakta olduğunuzun cezasına çarptırılıyorsunuz” denilecektir.”

(Yunus Suresi: 52)

﴾ ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ وَأَنَّ اللَّهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ ﴿

[سورة آل عمران الآية: 182]

““Bu, kendi ellerinizin (önceden yapıp) gönderdiklerinin karşılığıdır.” Allah, kullara asla zulmedici değildir.”

(Al-i İmran Suresi: 182)

Buradaki “be” harf-i cerlerinin hepsi sebep bildirir. “Kendi ellerinizle yaptıklarınızın karşılığıdır.” “Yeryüzünü yağmurlar ile diriltir” “Ağaçlar su ile meyvelenir” Şimdi Allah Teâlâ’nın hiçbir sebebe ihtiyaç duymadığı ile tüm ayetlerin sebebe işaret ettiği gerçeği arasında nasıl bir bağ kurabiliriz? Şöyle ki bu bir kâinat düzenidir. Eğer Allah Teâlâ bir şey isterse ona “Ol” der. Fakat bitkileri yağmur vasıtasıyla çıkarır, yağmuru bulutlarla yağdırır, bulutları güneşin, güneşi de denizin etkisine bırakır. Güneş büyük bir sulu zemine ihtiyaç duyar ki güneş ışınları suyun buharlaşmasına neden olur. Bulutlar yoğunlaşır, rüzgâr bu bulutları hareket ettirir. Bu bulutlar belirli elektrikle doludurlar ve belirli bir ısı dereceleri vardır. Soğuk bir bölgeye girdiklerinde yağmur olurlar. Mesela 30 derece olan su buharı 5 gram su taşıyabilir. Yani havadaki 30 derece, 5 gram su buharı taşır. Bu hava soğuduğunda yarısı su olarak ondan ayrılır. Hava tabakasının tamamı su buharı taşımaktadır. Soğuk bir bölgeye geldiğinde bir kısmını bırakır, onlar da yağmur damlaları olarak yağarlar. Bu yağmur da bitkilere can veren sudur. Hayatın tümü sebeplerle doludur. Doğan çocuk filancanın filanca ile evliliğinin bir sonucudur. Bir tarla tohumların işlenmesinin bir sonucudur.
Rabbimiz Azze ve Celle evreni sebeplere göre düzenlemiştir. Size de akıl vermiştir. Hiçbir şey sebebi olmadan anlaşılamaz. Aklın sebebiyet ilkesi vardır ve evrenin de temelinde sebepler vardır. Yine aklın amaçlılık ilkesi vardır ve evren de belli amaçlar üzerine kuruludur.
Kuran’ı Kerim evren ve kanuna dair hükümler ile doludur. Sevap ve ceza çeşitli yollarla sebeplere bağlıdır. Mesela Kuran’da bir şey, bazen sebebiyet bildiren “be” harfi ile, bazen sebebiyet bildiren “lam” harfiyle, bazen “en” ile, bazen de açıklama amaçlı harflerle ifade edilir, bazen bir nitelik zikredilir, bazen de açıkça sebep söylenir. Yani sayılamayacak kadar bu şekilde, bize Allah’ın bu evreni yaratıp düzenlediğini gösteren ayet vardır. Bazen 18 yaşında terbiyeli ahlaklı bir genç görürsünüz. O utangaç ve hayâ sahibidir ama eğitilmemiştir. Babalar derler ki: “Ben onu Allah’a teslim ettim” Ama bir süre sonra bir anda çocuklarının kötü ahlaklı, kötü mizaçlı olduğunu fark ederler. Bunun bir anlamı yoktur. Zira ahlak ve istikamet eğitimi, özen göstermeyi, bakımı gerektirir. Her zaman gözetici olmalısınız. Oğlunuzu yanınıza almalı, gözlemlemeli, nasihat etmeli, bazen değer vererek, bazen sert olarak, bazen tehditle, bazen korkutma ile, bazen de vaatlerle ve ödülle, bazen cezayla, bazen de kendi haline bırakarak muamele etmelisiniz. Ne zaman geldiğini, ne zaman gittiğini, arkadaşının kim olduğunu, kiminle dolaştığını, nerede sabahladığını sormalısınız. “Arkadaşının evini görmek istiyorum.” demelisiniz. Hem bunları isteyecek, hem de ondan habersiz olacaksınız, hem de onu terk edeceksiniz, onun gözünü açmak isteyeceksiniz. Sonunda ahlaklı, ilim sahibi, anlayışlı bir çocuğunuz olacak. Bu imkânsızdır, bu saflık ve cehaletten başka bir şey değildir.
Kardeşler, ne kadar sebeplere sarılmayı bırakırsak, o kadar geride kalırız, ne kadar Allah’ın kurduğu düzeni bırakırsak, o kadar gerileriz ve ne kadar bu kanun ve düzeni göz ardı edersek, o kadar geride kalırız.
Allah Teala buyuruyor ki:

﴾ إِنِّي أُرِيدُ أَنْ تَبُوءَ بِإِثْمِي وَإِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ وَذَلِكَ جَزَاءُ الظَّالِمِينَ ﴿

[سورة المائدة الآية: 29]

“Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip cehennemliklerden olasın. İşte bu zalimlerin cezasıdır.”

(Maide Suresi: 29)

﴾ فَأَثَابَهُمُ اللَّهُ بِمَا قَالُوا جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ جَزَاءُ الْمُحْسِنِينَ ﴿

[سورة المائدة الآية: 85]

“Dedikleri bu söze karşılık Allah onlara, devamlı kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetleri mükâfat olarak verdi. İşte bu, iyilik yapanların mükâfatıdır.”

(Maide Suresi: 85)

﴾ ذَلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُوا وَهَلْ نُجَازِي إِلَّا الْكَفُورَ ﴿

[سورة سبأ الآية: 17]

“Nimetlere karşı nankörlük etmeleri sebebiyle onları işte böyle cezalandırdık. Biz (bu şekilde) ancak nankörleri cezalandırırız.”

(Sebe Suresi: 17)

Eylemleriniz kurulu düzende olduğu zaman, Allah ile ilişkiniz çok kolaydır. Genel kurallar çerçevesinde bu böyledir. Mesela bir kurumun, bir iş yerinin, okulun, hastanenin, genel müdürü bir sistem kurar ve size der ki: “Bir yılı hiç geç kalmadan geçiren kişiye, teşekkür mektubu verilecek. Eğer bir seneyi hiç izin ve rapor almadan geçirirse ikinci bir teşekkür mektubu alacak. Eğer bir yılı cezayı gerektirecek bir davranış yapmadan geçirirse de üçüncü bir mektup alacak. Eğer bir yılı eksiksiz çalışarak veya bir teftiş raporu almadan geçirirse dördüncü mektubunu alacak. Bize bir kişiye burs verileceği söylenirse, biz de kimin beş tane teşekkür raporu olduğunu soracağız.” Bu müdür güzel bir düzen kurmuştur. Bu düzen önyargısız, yardımsız, torpilsiz ve yakınlık söz konusu olmayan bir sistemdir. Dolayısıyla bu müdür ile iletişim rahattır, kimse kimseden üstün değildir. Bu düzene göre herkes eşittir. Ama eğer torpil söz konusu olsaydı, bu amcasının oğlu, bu kardeşi, bu komşusunun oğlu, şu kişi hediye verdi diye birini kovarken veya işe alırken bunarı gözeten kişilerle ilişki kurmak çok zordur. Çünkü o huysuz bir insandır. Eğer Allah Teâlâ’yı tanımak isterseniz, tüm varlıklar O’nun katında eşittir.
Hz. Ömer’in şu sözünü hiç unutmam. Hz. Ömer şöyle demişti: “Ey Sad, -Sad b. Ebi Vakkas Hz. Peygamber’in ondan başkasına yapmadığı şekilde “At ey Sad, anam babam sana feda olsun” dediği kişidir.- Rasulullah (s.a.v.)’in dayısı olmak, annesinin ve babasını sana feda edeceğini söylemesi seni gururlandırmasın. Her kul Allah katında eşittir. Kişiler asında, Allah’a itaatten başka hiçbir fark olamaz. “Ben filanca kişinin oğluyum, filanca mahalledenim, filanca aileye mensubum, gelirim şu kadar, gücüm şu kadar” gibi sözler, boş sözlerdir.

﴾ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ ﴿

[سورة الحجرات الآية: 13]

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.”

(Hucurat Suresi:13)

Bu manalar çok harikadır. Allah ile ilişkilerimiz rahattır. Çünkü belli kanunlar içerisindedir:

﴾ إنَّ أكرمكم عِندَ الله أتقاكم ﴿

“Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır”

Allah’a en yakın olan kişi, her durumda O’na itaat edendir. Dinleyin ve itaat edin. Peygamber Efendimiz de böyle buyurmuştur. “Başı kuru üzüm gibi olan bir köle bile başınıza emir tayin edilirse, emrine baş göz üzerinde itaat edin.”
Hz. Bilal’e ashabtan biri sinirle “Siyahî kadının oğlu” dedi. Peygamber Efendimiz bu kişiye hiç öfkelenmediği kadar öfkelenmişti ve buyurdu ki: “Sen hala cahiliyenin izini taşıyorsun” Bu yüce sahabi bunun üzerine yanağını yere koydu ve “Ey Bilal ayağınla yanağıma bas ki Rasulullah (s.a.v.) benden razı olsun. Ayağını yanağımın üzerine koy ki, Rasulullah’ı razı edeyim. Kimse kimseden üstün değildir.” dedi.
Hz. Bilal Medine’ye geldiğinde Hz. Ömer onu karşılamaya çıkmıştı. Ebu Sufyan Kureyş’in lideriydi. Hz. Ömer’i, izin almadığından dolayı saatlerce kapıda beklemişti. Sonra baktı ki Bilal ve Suheyb izin almadan giriyor ve çıkıyorlardı. Bu hiç makul değildi. Dedi ki: “Kureyş’in lideri, Kureyş’in efendisi, kapında uzun saatler bekliyor. Suheyb ve Bilal izinsiz giriyorlar” Hz. Ömer bunun üzerine buyurdu ki: “Sen onlar gibi misin?” İslam’da kimse kimseden üstün değildir. Ancak itaatiniz, istikametiniz, ihlâsınız, salih ameliniz ile üstün olabilirsiniz. Sonuç olarak İslam’da kanunlar olduğu için Allah ile ilişki kurmak kolay ve rahattır.

Kuran Yasaları:

﴾ إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ ﴿

[سورة فصلت الآية: 30]

“Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır” deyip de, sonra dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size (dünyada iken) va’dedilmekte olan cennetle sevinin!”

(Fussilet Suresi: 30)

Şöyle ki; Allah ile ilişki kurmak için yemine veya ifadeye gerek yoktur. Yani “Vallahi bunu ben yapmadım” diyerek bir şeyi yapmadığınıza yemin etmeniz gerekmez. Zira O sizi izler ve bilir. Yani Allah ile ilişki kurmak rahattır. Çünkü kanunlar bellidir. Kuran yasalardan ibarettir:

﴾ كَذَلِكَ حَقَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ عَلَى الَّذِينَ فَسَقُوا أَنَّهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ ﴿

[سورة يونس الآية: 33]

“Rabbinin yoldan çıkanlar hakkındaki, “Onlar artık imana gelmezler” sözü, işte böylece gerçekleşmiştir.”

(Yunus Suresi: 33)

﴾ ذلك جزاء الظالمين ﴿

“İşte zalimlerin cezası budur.”

﴾ ذلكَ جزاء المحسنين ﴿

“İşte bu, iyilik yapanların mükâfatıdır.”

﴾هل نجازي إلا الكفور ﴿

“Biz (bu şekilde) ancak nankörleri cezalandırırız.”

Âlimin şu önemli sözlerini bir dinleyin: “Tevhid ehli olan ve Allah’a tevekkül eden kişi sebeplere güvenmez, onlara dayanmaz. O Allah’a güvenir, sebeplere dayanmaz, sebeplerden umup onlardan korkmaz, onlara yaslanmaz. Fakat Allah’a yönelerek sebeplerle ayakta durur. Bunu yapmalı, sebepleri en üst seviyede vasıta edinmelisiniz.

Rasulullah (s.a.v.)’in Hicreti Sebeplere Dayanmaktadır:

Rasulullah (s.a.v.) bir rehber ile hicret etmişti. Birisi O’na yolluk getiriyordu, birisi izlerini siliyor, diğeri haber getiriyordu. Önce batıya doğru sonra kıyıya doğru gitmişti. Sevr Mağarasına girmişti. Yani tüm vasıtaları, sebepleri edinmiş, daha sonra tevekkül etmişti. Hz. Ebu Bekir O’na “Bizi gördüler” dediğinde, “Şu ayeti okumadın mı?” demişti:

 

﴾ وَإِنْ تَدْعُوهُمْ إِلَى الْهُدَى لَا يَسْمَعُوا وَتَرَاهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ ﴿

[سورة الأعراف الآية: 198]

“Eğer onları, doğru yola çağırırsanız işitmezler. Sen onların sana baktıklarını görürsün, hâlbuki onlar görmezler.”

(Araf Suresi: 198)

Hz. Ebu Bekir şöyle demişti: “Eğer ayaklarının bastığı yere baksalar bizi görecekler.” Bunun üzerine Efendimiz şöyle buyurdu: “Bu iki kişinin üçüncüsü Allah’tır” Rasulullah (s.a.v.) tüm sebeplere sarılmış, ardından da Allah’a güvenmişti.
Umarım tüm değerli kardeşlerim işlerinde, mesleklerinde, uzmanlık alanlarında, çalışmalarında, görevlerinde, fabrikalarında, işlerinde, dükkânlarında bunları asıl sebep kabul etmezler, aynı zamanda sebepleri ihmal de etmezler. En basit örnek yıkamadan bir elmayı yemektir. “Ona zehir koy, Allah’ın adı ile onu ye” demek açıkça cehalettir.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

((من أكلَ الترابَ فقد أعانَ على قتل نفسه))

“Toprak yiyen kişi ölümüne neden olabilir”

 

((من أكلَ فاكهةً دونِ أن يغسلها فقد أعان على قتل نفسه))

“Bir meyveyi yıkamadan yiyen kişi ölümüne neden olabilir”

Dinleyin: “Tevhid ehli olan ve Allah’a tevekkül eden kişi sebeplere güvenmez, sebeplerden umup onlardan korkmaz, onlara yaslanmaz. Fakat O sebeplere sarılır, onları vasıta kılar.”

Tevekkülün Doğru Anlamı:

Tevekkül dinen ve aklen yalnızca Allah’a güvenmekle doğru olur. Çünkü evrende O’nun izni dışında hiçbir kurtarıcı sebep yoktur. Allah kurtuluşunuza izin vermediği sürece hiçbir şey sizi kurtaramaz. Allah izin vermediği sürece, her türlü sebep sizi kurtaramayacaktır. Ama eğer sığınılacak yer konusunda uyanık olursanız dersiniz ki, “Ya Rabbi senden başka bize fayda verecek olan yoktur.” Zeki, akıl sahiplerine zekâları fayda vermez. Tüccarlar bu gerçeği iyi bilirler. Derler ki: “Allah’a güvenmeden zekâ işe yaramaz.” Kırk yıllık, elli yıllık, engin tecrübeleri olan tüccar bile, zararına bir satış yapıp ardından iflas edebilir.
Allah Teâlâ eğer bir şeyin olmasını istiyorsa, akıl sahiplerinin akıllarını alır. Sonra da geri verir ve onlar pişman olurlar. Zira dikkat etmek, uyanık olmak kaderi durduramaz. Sizi kurtaran nedir? Kurtuluş ancak Allah’ın dilemesi iledir. Kurtuluşun sebepleri nelerdir? Sebeplere sarılmaktır. Allah’a yemin ederim ki tamamen doğru yolda olan kişi “Bir kadına bile gözümü çevirmedim, bir kelime konuşmadım, Şimdi namaz kılıyor ve ağlıyorum” der. Ağlayamazsın, şu ayeti okuyamazsın: “Yalnız sana ibadet eder, yanız senden yardım dileriz.” Allah Teâlâ yoluna set koyabilir, bu engel karşısında gurur yapabilirsin. Ama bil ki Allah’ın yardımı olmadan hiçbir şey yapamazsın. Sebepsiz hiçbir şey sana gelemez ve sebeplere sarılmadıkça Allah’a güvenmedikçe asla yardım göremeyeceksin.
Bir öğrenci “Ya Rabbi matematikte iyiyim ama geometride kötüyüm” dedi. Ama matematikte de dersten kaldı. Bu sefer “Allah’ım ikisini de sana havale ediyorum, bana yardım et” dedi. Bir diğer öğrenci sınava girdi ve “Berlin konferansı nerede düzenlendi?” sorusu ile karşılaştı. Dört saat sınavda kaldı ve nerede olduğunu düşündü. Aslında cevap sorunun içinde mevcuttu. Ama Allah Teala onun kalbini bu bilgiye, tıbba, geometriye kapatmıştı. Kibirli olan, bilgisine, uzmanlık alanına güvenen kişi aptalca bir hata yapar. Bunu nasıl yapmıştır? Gururundan, kibrinden dolayı yapmıştır.
Evrende Allah’ın izni olmadan hiçbir sebep olamaz. Allah Teâlâ tüm sebepleri yaratandır. Bu sebeplere güç ve gereklilik vermiştir.
Tevhid ve sebepleri ortaya koyma konularında bir karara varabilirseniz, Allah’a doğru yol alabilirsiniz ve Allah size tüm nebiler ve Resullerin geçtiği yüce yolları açar. Bu yol Sırat-ı müstakimdir (dosdoğru yoldur) Allah’ın nimet verdiklerinin yoludur.
Bu dersin değeri verdiği bilgilerde değil uygulanmasındadır. Dilerim tüm değerli kardeşlerimiz bu bilgileri işlerinde, çalışmalarında tatbik ederler. İşte bu kurtuluşa vesile olacak bir tavırdır: Sebeplere sarılmak ve Allah Azze ve Celle’ye tevekkül etmek!

Alemlerin Rabbi Olan Allah’a Hamdolsun