Ulaşmanın Yolları ve Kabul Edilmenin İşaretleri Ders 17 : Sebepleri ele almak ve onları almak

2009-01-19

    Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve Selam dürüst ve sözünün eri olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’e olsun. Allahım, bizi cehalet ve şüphe karanlıklarından, marifet ve ilim nuruna çıkar, arzularımızın çukurundan alıp cennetine ulaştır.

    İnsanın Allah’a Kulluk Etmesinin Gerekliliklerinden Biri, Sebeplere Sarılmasıdır:


    Değerli kardeşlerim, “Allah’a Ulaşmanın Yolları ve Kabul Edilmenin İşaretleri” isimli yeni konumuz ile devam ediyoruz. Konumuzun Başlığı, “Sebeplere Riayet Etmek”tir ve bu isimlendirme İbn Kayyım’a (Allah O’na rahmet etsin) aittir. Günümüzde Müslümanların en önemli problemi, kuralı ile sebeplere sarılmamaktır desem abartmış olmam. Allah’a kulluk etmenizin gerekliliklerinden biri, her şeyde Allah’ın kanunlarına saygı göstermek ve onları düstur edinmektir. İşte Allah Azze ve Celle’ye kul olmak budur. Allah Teâlâ bu kâinatı, sebebiyet ilkesine uygun olarak yaratmıştır:

((إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ وَآتَيْنَاهُ مِن كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا ﴿٨٤﴾ فَأَتْبَعَ سَبَبًا))

 

[ سورة الكهف ]

 

“Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her konuda (amacına ulaşabileceği) bir yol verdik. O da (Batı’ya gitmek istedi ve) bir yol tuttu.”

(Kehf Suresi: 84-85)


    Sebeplere sığınmak dinin bir parçasıdır. Sebepler edinmemek ise büyük bir günahtır. Çünkü bu, Müslümanların geri kalmasına, kutsallarının çiğnenmesine, topraklarının işgal edilmesine, nesillerinin yok edilmesine, servetlerinin yağmalanmasına sebep olur. Zira düşmanları sebepler ve araçlar edinirken, Müslümanlar bunlardan habersiz, sadece Allah’a güvenirler. Ancak Allah’a kulluk etmenin gerekliliklerinden biri, sebeplere sarılmaktır.
    Buna en güzel örnek, mesela çocuğunuz hastaysa onu en yakındaki doktora götürmeniz, en iyi ilaçları almanız, ona ilaçlarını vermek konusunda kendinizi ayarlamanız, ondan sonra da Allah Azze ve Celle’ye çocuğunuza şifa vermesi için en derin ve içten bir şekilde yönelmeniz gerekir. Yani sebeplere her şey onlara bağlıymış gibi sarılıp, sonra da onlar hiçbir şey değilmiş gibi Allah’a tevekkül etmelisiniz.

    Her Amelin (Eylemin) Kaynağı Düşüncedir, Düşünce Doğru Olduğunda Amel De Doğru Olur, Düşünce Bozuk Olduğunda İse Amel de Yanlış ve Bozuk Olur:


    Kardeşlerim, her amelin kaynağı düşücedir. Mesela hırsız neden hırsızlık yapmaya yönelir? Çünkü o, az bir çaba ile çok kazanç elde edeceğini düşünür. Cezayı ve hapsi göz ardı eder. İşte bu düşüncesi de kişiyi eyleme iter. Yani düşünce doğru olduğunda amel de doğru olur, düşünce bozuk olduğunda amel de bozuk ve yanlış olur.
    Örneklerle açıklayalım: Aracınıza bindiğinizde göstergede kırmızı ışık yandığı zaman, bunu süs için yanan bir ışık zannedersiniz. Ama aslında bu ışık uyarı için yanmaktadır ve motor yağının azaldığını gösterir. Eğer bu ışığın süs için yandığını zannederseniz, yola devam edersiniz, motor yanar, araba yolda kalır, yolculuğunuz mahvolur ve hedefinize ulaşamazsınız. Ayrıca motoru yaptırmak için de fahiş miktarda para ödersiniz. Ama eğer bu ışığın uyarı için yandığını anlarsanız, arabayı durdurur, yağ eklersiniz. Böylece motor da hasara uğramaz, yolunuza devam edersiniz ve hedefinize ulaşırsınız. Bu basit örnek her şeyi açıkça anlatıyor. Burada hata anlayıştadır, düşüncededir: 

قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالًا ﴿١٠٣﴾ الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا ﴿١٠٤﴾

 

[ سورة الكهف ]

 

“(Ey Muhammed!) De ki: “Amelce en çok ziyana uğrayan; iyi iş yaptıklarını sandıkları hâlde, dünya hayatındaki çabaları kaybolup giden kimseleri size haber verelim mi?”

(Kehf Suresi: 103-104)


    Yani ümmetinin kurtuluşunun sadece güçlü bir millet olmaktan geçtiğini düşünüyorsanız, bu tasavvurdaki bir hatadır. O zaman güçlü olan millet, sizi hakir görür, kutsallarınızı çiğner, topraklarınızı ve servetinizi alır. Ama zaferin sadece Allah’tan geldiğini, bu zaferin de Allah’ın dinine yardım edenlere nasip olacağını düşünürseniz, Allah Teâlâ ile uzlaşır, Allah’ın dinine yardım eder, inanılmaz şeylere ulaşır ve imanı bulursunuz. İşte bu Allah ile uzlaşmaktır, tüm dengelerin kalbidir ve tüm üstünlükleri de ortadan kaldırır:

وَإِن تَصْبِرُواْ وَتَتَّقُواْ لاَ يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا))))

 

[ سورة آل عمران الآية: 120 ]

 

“Eğer siz sabırlı olur, Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez.”

(Al-i İmran Suresi: 120)


    Başka bir örnek daha verelim; Bir araba şirketinin her ay yüz adet lastiği patlıyor. Bu, büyük bir sorundur. Her lastik patladığında müdür şoförü çağırıyor ve cezalandırıyor. Başka bir şirkette ise ayda bir ya da iki lastik patlıyor. Yüze karşı iki, işte burada hata müdürün, lastiklerin 40 bar basınçla şişirilmesi talimatını vermesidir. Ama olması gereken 30 bar basınç verilmesidir. Mevsim yazdır, şoför araca fazla hava basar ve lastik patlar. Burada hata düşüncede, kullanım tasavvurundadır. İnsan düşüncede hata ettiğinde bedelini öder.

    Günümüzdeki Müslümanların Problemi, Hatalı Düşünce ve Tasavvurdur:


    Önemli bir nokta da, sahabe dönemi ile bizim dönemimiz arasındaki dengedir. Yeri kumdan, çatısı hurma liflerinden oluşan bir cami ile Müslümanların sancağının göklerde dalgalanmasına ne dersiniz? Doğuda Çin’de, batıda Paris’te şimdi bir veya iki milyar dolara mâl olan camiler, İslami apaçık semboller, konferanslar, yayınlar, kitaplar, seminerler, koşullar ve süslemeler varken, beş tane İslam Devleti işgal altındadır. Tüm servet düşmanımızın elindedir ve tüm dünya bize karşı savaşmaktadır. Neden? Ashabın sancağı gönderde dalgalanıyordu, onlar Allah’ın kelamını yüceltmek için uğraşıyorlardı ve tüm işleri kendi ellerindeydi. Peki, neden Müslümanlar bu halsizliğin, bu zayıflığın ve bu bataklığın içerisindedir, neden? Çünkü Ashabın düşüncesi, tasavvuru doğruydu. Ama bizim İslam tasavvurumuz hatalıdır. Yani yanlış düşünce ve tasavvurumuzda bir hata vardır.

    Tevhid Tasavvuru Düzeltir:


    Kardeşlerim, tevhid tasavvuru düzeltir. Tevhid, her şeyin Allah’ın kudretinde olduğuna, O’nun zafer nasip eden, güçlü, yücelten ve alçaltan, izzet ve zillet vermeye gücü yeten, başarı veren ve yardım eden olduğuna inanmaktır. Yani tevhid düşünceyi düzeltir. Ama şirk sizi doğru düşünceden uzaklaştırır. Bu yüzden Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَمَا يُؤْمِنُ أَكْثَرُهُمْ بِاللّهِ إِلاَّ وَهُم مُّشْرِكُونَ ﴿١٠٦﴾

 

[ سورة يوسف ]

 

“Onların çoğu Allah’a ancak ortak koşarak inanırlar.”

(Yusuf Suresi: 106)


    Sadece malına güvenirsen şirke düşersin. Mümin olmayan güçlü birine güvenip onu kurtuluş olarak görmen şirktir. Yine sadece zekâna güvenmen şirktir.
    Size Amerika’daki bir doktorla ilgili bir hikâye aktaracağım. Bu doktor günlük koşu sürecini yükseltiyor. Günde 20 km koşuyor. Bununla ilgili sempozyumlar, seminerler veriyor. Bu adam üniversitede hocalık yapıyor ve aynı zamanda kalp doktorudur. Onun için koşu her şeydir. Evet, bu sözü doğrudur. Ama bu kişi koştuğu halde ve erken yaşta vefat etmiştir. Acaba bu sözleri hatalı mıydı? Hayır, fakat o koşmaya güvenmiş ve Allah’ı unutmuştu.
    Herhangi bir şeye çok güvenip Allah’ı unutursunuz, Allah Teâlâ da sizi cezalandırır. “Her şey onlardan ibaretmiş gibi sebeplere sarılmak, sonra da sebepler hiçbir şey değilmiş gibi Allah’a güvenmek!” Yani düşüncedeki hatanın davranışları etkilemediğini farz edersek, dilediğinizi yapın. Yine inançtaki hatanın davranış ile alakası olmadığını düşünürsek, istediğiniz gibi inanın. Ama inançtaki her hata, her yanlış, düşüncedeki her yanlış kesinlikle davranışa etki etmektedir. Zaten Allah Teâlâ doğru da olsa taklitten ibaret olan bir inancı kabul etmez. Ayette de şöyle buyrulur: 

فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ

 

[ سورة محمد الآية: 19 ]

 

“Bil ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.”

(Muhammed Suresi: 19)


    Allah Teâlâ burada “Bil ki…” de, buyurmamıştır. (Direk Rasulullah’a “bil ki…” buyurmuştur)
 

   Allah Teâlâ Araştırmadan, İncelemeden İman Eden Müslümanın İnancını Kabul Etmez:


    Allah Teâlâ araştırmadan, incelemeden iman eden Müslümanın inancını kabul etmez, yine taklidî bir iman da kabul edilmez. Bunun delili de şudur: Eğer Allah Teâlâ taklide dayalı inancı kabul etseydi, tüm sapkın fırkalar ve itikatlar Allah katında kurtuluşa ermiş fırkalar olurdu. Bu grupların günahları, suçları neydi? Liderleri onlara “bu böyledir” dediğinde onlar da “bu böyledir diyorlardı (Onu taklit ediyorlardı). İnanç taklide dayalı ise, o akide kabul edilemez. Aksine inanç, tahkik üzere (araştırarak, gönülden kabul ederek) olmalıdır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ

 

[ سورة محمد الآية: 19 ]

 

“Bil ki Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.”

(Muhammed Suresi: 19)


    Şimdi birkaç örnek verelim: Bir çocuk hastaysa, dua etmek yeterli değildir. Onu doktora götürmek gerekir. Yine doktor da iyi olmalı, ilaçları iyi seçilmeli, tedavisi de dikkatli bir şekilde yapılmalıdır. Bunların yanında en içten bir şekilde şöyle denmelidir: “Ya Rabbi, şifa verecek olan yalnız Sensin” Yani olması gereken, sebeplere onlar her şeymiş gibi sarılmak, sonra da sebepler hiçbir şey değilmiş gibi Allah’a tevekkül etmektir.
    Mesela oğlunuzun matematiği iyi değildir. “Oğlum Allah’a dua et ki sana başarı nasip etsin” demek hatadır. Ona zorlandığı konuları öğretecek özel bir öğretmen ayarlamalısınız. Ondan sonra “Oğlum, Allah’a dua et ki sana başarı nasip etsin.” demelisiniz. 
    Tarımsal bir felakete uğradınız. “Ya Rabbi beni kurtar” demeniz yeterli değildir. Önce ilaçlama yapmalısınız, bu ilaçları da ziraat mühendisinin talimatları doğrultusunda temin etmelisiniz. Ondan sonra da “Ya Rabbi mahsulümü koru” diye dua etmelisiniz.
    İşleriniz durgundur, ya satın aldığınız yerde, ya fiyatlarda, ya da alışverişinizde bir hata vardır.
    Bir örnekle açıklayalım; Hz. Ömer hacda dilenen insanları gördüğünde onlara “Siz kimsiniz?” diye sormuş, onlar da “biz Allah’a tevekkül edenleriz, O’na güveniyoruz” demişlerdi. Bunun üzerine Hz. Ömer “yalan söylüyorsunuz. Asıl tevekkül eden kişi, toprağa bir tohum atıp sonra Allah’a güvenen kişidir.” buyurmuştu. Yine bir örmek verelim; Hz. Ömer uyuz olmuş bir deve gördüğünde, sahibine “Ey Arap kardeşim, bu deve için ne yapıyorsun?” diye sordu. O da “İyileşmesi için Allah’a dua ediyorum” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer ona şöyle dedi: “Kardeşim, dua ile birlikte uyuzlu yere katran da sürmedin mi?
    İşte bu, Müslümanların önemli bir problemidir. “Ya Rabbi, onlardan intikam al, Ya Rabbi onları sana havale ediyoruz, onlar sana güç yetiremezler. Allahım, onları kendi kazdıkları kuyuya düşür” dersiniz, Siz de uyursunuz, hiç hazırlık yapmazsınız, sebepler ve araçlar edinmezsiniz. Ama onlar geceleri uyumaz çalışırlar. Bu yüzden bizler de sebeplere sarılmadıkça ve şu ayetten nasibimizi almadıkça düşmanlarımıza karşı zafer kazanamayacağız:

وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ

 

[ سورة الأنفال الآية: 60 ]

 

“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın”

(Enfal Suresi: 60)


    Düşüncede hata vardır. Allah bize yardım eder ama biz O’nun dinine yardım etmiyoruz. Her şey Allah Azze ve Celle’nin gücü dâhilindedir. Ama bize düşen şey, sebeplere sarılmaktır.

وَلَوْ يَشَاء اللَّهُ لَانتَصَرَ مِنْهُمْ وَلَكِن لِّيَبْلُوَ بَعْضَكُم بِبَعْضٍ

 

[ سورة محمد الآية:4 ]

 

“Eğer Allah dileseydi, onlardan öç alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için böyle yapıyor.”

(Muhammed Suresi: 4)

 

    Kaza ve Kader Sorumluluğu Düşürmez:

    Kardeşlerim, Malezya’da bir kongredeyken konuşmacılardan biri şöyle dedi: “Müslümanlar hatalarını kadere dayandırdığı müddetçe, asla ilerleyemeyecek, zafere ulaşamayacaklardır.” Allah Teâlâ buyuruyor ki: 

إِنَّ الَّذِينَ جَاؤُوا بِالْإِفْكِ عُصْبَةٌ مِّنكُمْ

 

[ سورة النور الآية: 11 ] 

 

“O ağır iftirayı uyduranlar, sizin içinizden bir güruhtur.”

(Nur Suresi: 11)


    Bu hadise Hz. Aişe hakkında katlanılamayacak bir iftira hadisesiydi:

لَا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَّكُم بَلْ هُوَ خَيْرٌ

 

[ سورة النور الآية: 11 ]

 

“Bu iftirayı kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Aksine o sizin için bir hayırdır.”

(Nur Suresi: 11)


    Ya rabbi bu nasıl hayır olur? Çünkü o müminleri ayırmıştır. Sadık olanlar Rasulullah (s.a.v.) ve eşi hakkında hüsn-ü zanda bulundular. Münafıklar ise bu haberi yaydılar. “O ağır iftirayı uyduranlar, sizin içinizden bir güruhtur. Bu iftirayı kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Aksine o sizin için bir hayırdır.” Daha sonra Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ

 

[ سورة النور ]

 

“İçlerinden (elebaşılık ederek) o günahın büyüğünü üstlenen için ise ağır bir azap vardır.”

(Nur Suresi)


    Kaza ve kader mesuliyeti kaldırmaz. Müslümanlar hatalarını kadere bağladıkları sürece asla ilerleyemeyeceklerdir. İşgal altındaki ülkeler “Allah böyle istiyor, bu O’nun düzenidir ve bizim elimizden hiçbir şey gelmez” derler. Hayır, Allah size direnmenizi emretti ve O sizinledir. Kişi büyük bir hata yaptığında, bunun sonucu çok acı olabilir. O zaman der ki: “Bu Rabbimin takdiridir. Allah böyle istiyor, benim elimden bir şey gelmez. “Bizler iyiliğin kölesiyiz, imtihanın değil. Kurtuluşa erdiren Allah’tır.” Bu, yanlış bir tavırdır. Allah size direnmeyi, mücadele etmeyi emretmiştir.  Ben Müslümanların hataları sebebiyle yaşadıkları sıkıntıları felaket olarak isimlendirmek ve bu onların eksikliklerinin bir sonucudur demek zorundayım. Bu doğru bir cümle olur. Çünkü kaza ve kader başka bir şeydir, eksikliğin bir parçası ve sonucu olan olaylar başka bir şeydir.
    Hiç çalışmayan bir öğrenci başarılı olamaz. Subhanallah! “Allah bana başarı nasip etmedi, Zira her şey O’nun elindedir” diyorsun ve çalışmıyorsun. Öğrenci tüm çabasını harcayarak çalışır ama sınavdan önce hastalanır, hastalık sınavla arasına girer. İşte bu kaza ve kaderdir. Kaza ve kader ile insanın eksikliği arasındaki fark şudur; Kaza ve kader mecburi bir güçtür. Ama eksikliğin kanunları vardır. Çalışmazsan başaramazsın. İyi mal almazsan, işlerin durgun olur.
    Öyleyse, koyunlara çobanlık yaptıktan sonra milletlere öncülük yapan bir ümmete mensup olmak istiyorsanız, sebepler edinin. Peki, örnek, kılavuz kimdir? Tabi ki Rasulullah (s.a.v.)’dir.

    İnsanın Sebepler Edinip Rab Olan Allah Azze ve Celle’ye Tevekkül Etmesi Gerekir:


    Değerli kardeşlerim, Allah katında Yeryüzündeki insanların en değerlisinin Rasulullah (s.a.v.) olduğuna inanıyor musunuz? Rasulullah (s.a.v.) hicret ettiğinde tüm sebepleri edinmişti, sahile yönelmiş, Sevr mağarasında konaklamış, izleri silmesi için birini görevlendirmişti. Birisi haber getiriyor, birisi erzak getiriyordu. Bir kılavuz kiralamıştı ve işinde maharetli ve deneyimli olan birini seçmişti ve bu kılavuz müşrikti. Yani tüm araçları kullanmıştı. Varlıkların efendisi ve hakkın sevgilisi olan Nebi (a.s.) Allah’ın edeplendirdiği bir kuldu ve tüm sebeplere sarılmıştı. Düşmanlarımıza karşı hiçbir hazırlık yapmamamız ve gün ortasında uyumamız akıl alır bir şey midir? Sonra da “Rabbim onları sana havale ediyoruz. Zira onlar sana güç yetiremezler.” diyoruz. Hayır! Bu, günümüzde stratejik olarak isimlendirilen bir hatadır. Yani stratejik bir hata içerisindeyiz.
    Bu ders, amelinizle alakalıdır. “Kardeşim, satış yapamıyoruz. Ama bu durgunluğa rağmen satış yapanlar var” Çünkü onlar sebeplere sarılıyorlar, iyi mal seçiyorlar, uygun fiyat belirliyorlar, iyi bir sunum yapıyor ve uygun bir şekilde kolaylık sağlıyorlar. Kendinize bakın ve her zaman kendinizi suçlayın. Hatalarınızı kaza ve kadere bağlamayın. Hatalarınızdan kendinizi sorumlu tuttuğunuz zaman başarılı olursunuz. Marifet bir sorunla karşılaştığınızda, onun üzerine atlamamanızdır. Zayıf karakterli ve zayıf imanlı olanlar sorunlarına yoğunlaşır, onları kaza ve kadere bağlarlar.

    Her İnsan Düşüncesini Düzeltmelidir, Çünkü Aşırı Gitmek Çok Kolaydır:


    Kardeşlerim, Avf b. Malik (r.a.)’dan Rasulullah (s.a.v.)’in iki kişi arasında hüküm verdiği naklediliyor:

(( فقال المقضيُّ عليه لَمَّا أدبر: حَسْبيَ الله ونعم الوكيل ))

 

[ أخرجه أبو داود عن عوف بن مالك ]

 

“Aleyhine hüküm verilen adam dönüp giderken ‘Allah bana yeter, O ne güzel vekildir’ dedi”

(Ebu Davud Avf b. Malik’ten nakletmiştir)


    İnsan insandır, iki kişi arasında hüküm verilmiş ve aleyhine hüküm verilen şöyle demiştir:

(( فقال المقضيُّ عليه لَمَّا أدبر: حَسْبيَ الله ونعم الوكيل ))

 

[ أخرجه أبو داود عن عوف بن مالك ]

 

“Aleyhine hüküm verilen adam dönüp giderken ‘Allah bana yeter, O ne güzel vekildir’ dedi”

(Ebu Davud Avf b. Malik’ten nakletmiştir)


    Rasulullah (s.a.v.) buna öfkelenmiş ve şöyle buyurmuştur:

(( إِن الله يَلُومُ على العَجْز ))

 

[ أخرجه أبو داود عن عوف بن مالك ]

 

“Allah ihmalkârlıktan ve gevşeklikten hoşlanmaz”

(Ebu Davud Avf b. Malik’ten nakletmiştir)


    Sen de eksiklik vardır:

(( ولكن عليكَ بالكَيْس، فإِذا غَلَبَك أَمر ، فقل حَسبيَ الله ونعم الوكيل ))

 

[ أخرجه أبو داود عن عوف بن مالك ]

 

“Senin akıllı davranman gerekir. Fakat artık yapabileceğin bir şey kalmadığı zaman ‘Bana Allah yeter, O ne güzel vekildir’ de.”

(Ebu Davud Avf b. Malik’ten nakletmiştir)


    Çalışmazsın, başaramazsın ve “Allah bana yeter, O ne güzel vekildir” dersin. Hayır! Deki: “Ben başaramadım. Çünkü çalışmadım.” Ama eğer sınavınla arana bir hastalık girerse o zaman “Allah bana yeter, O ne güzel vekildir” demelisin.
    Bizim, düşüncelerimizi düzeltmemiz gerekir. 
    Değerli kardeşlerim, aşırı gitmek her zaman kolaydır. Yani izlemeden, eğitmeden, sorgulamadan çocuklarınıza sövmek çok kolaydır. Yine hata eden bir kişiyi dövmek kolaydır. Ama marifet çocuğunuzun korktuğu kadar da sizi sevmesidir. Mutedil olan tavır, son derece dikkat, deneyim, tecrübe gerektirir. Zira aşırı gitmek hep kolaydır, sebepler edinmemek çok kolay bir meseledir. İnsan, saygıdeğer bir varlıktır. Araba ile kuzeye doğru bir yolculuğa çıktığı zaman, arabayı tam olarak kontrol etmezse, hem kendisi hem de ailesi hayatını kaybedebilir. Yapması gereken lastikleri, parçaları, aracı iyi bir şekilde kontrol etmektir. Bunu yapmazsa, yaşayacağı sonuç kendi hatasından dolayı olur. Ama kontrollerini iyi yaparsa ve yine kaza yaparsa, o zaman bu yaşadığı kaza ve kaderdir.

    İnsan Kaza ve Kaderi Farklı Bir Şekilde Anlamalıdır: 


    Kardeşlerim, başka bir şeye daha değinelim; Hz. Ömer Şam’a gittiğinde ve orada veba salgını olduğunu öğrendiğinde, Şam’ın girişinde durdu ve geri döndü. Çünkü Ashabı düşünüyordu. Bunun üzerine Ebu Ubeyde şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” Hz. Ömer de şöyle cevap verdi: “Bunu senden başkası söyleseydi Ey Ubeyde! Evet, Allah’ın bir kaderinden diğer bir kaderine kaçıyorum. Veba Allah’ın kaderidir. Şifa da kaderdir. Ben, Allah’ın bir kaderinden diğerine kaçıyorum.” Sonra da orduya seslendi: “Veba ile ilgili Rasulullah (s.a.v.)’den bir hadis işiteniniz var mı?” Bunu duyan Üsame b. Zeyd şöyle dedi: “Ben Rasulullah (s.a.v.)’in şöyle dediğini işittim:

(( إن هذا الوجع رجْزُ أو عذابُ، عُذِّب أُنَاسُ من قبلكم، فإذا كان بأرض وأنتم بها فلا تخرجوا منها، وإذا بلغكم أنه بأرض فلا تدخلوها))

 

[ أخرجه مسلم عن سعد بن أبي وقاص ]

 

“(Veba), sizden önceki bir güruha gönderilen bir 'ricz' veya azap bakiyyesi(artığı)dır. Veba bir yerde baş gösterir ve siz orada bulunursanız o yerden çıkmayınız! Şayet bir yerde baş gösterir ve siz orada olmazsanız o yere inmeyin!”

(Müslim Sad b. Ebi Vakkas’tan nakletmiştir)


    Hastalıklardan korunmak için ortaya atılan modern teori şöyledir; Hasta olmayan ama o hastalık virüsünü taşıyan kişi, Veba veya başka bir salgın hastalık olan bir yerdeyse, hasta olmadığı hale o virüsü taşır. O yerden çıktığında da, hastalığı gittiği yere taşır. İşte bu, Peygamberimizin risaletinin delillerindendir. İşte Hz. Ömer de demişti ki: “Evet, Allah’ın bir kaderinden diğer bir kaderine kaçıyorum.” Başka bir hadiste Rasulullah (s.a.v.)’e şöyle dediler: 

(( أرأيتَ رُقَاة نَستَرقي بها، ودَوَاء نتَداوَى به، وتُقَاة نَتَّقيها هل ترُدُّ من قَدَرِ الله شيئاً؟ قال: هو من قَدَرِ الله ))

 

[ أخرجه الترمذي عن يعمر السعدي ]

 

“Ey Allah’ın Rasûlü okumak ve ilaç kullanmak şeklindeki tedavi yollarımız ve yaptığımız perhizlerin Allah’ın kaderinden bir şeyi önleyeceği görüşünde misiniz? Rasûlullah (s.a.v.) onlarda Allah’ın kaderindendir”

 

(Tirmizi Yamer es-Sadi’den nakletmiştir)


    Bu anlayış doğrudur. Yani burada kasıt, hiçbir şey yapmadan, hazırlanmadan oturmak, teslim olmak ve düşünmektir. Çocuğunu yetiştir, onu aydınlat, evini disipline et, işini en iyi şekilde yap ki, bu ümmete bir şeyler sunabilesin.
    Öyleyse, kaza ve kaderi farklı bir şekilde anlamamız gerektiğini kavradık. Hastanede acil bölümünde bir doktor vardır, bir hasta gelir ama doktor hemşire ile sohbet etmeye devam eder veya tavla oynuyordur, sonunda hasta ölür. Sonra da der ki: “Subhanallah! Eceliyle öldü.” Hayır, bu eksikliği ona sorulacaktır. Hiçbir zaman kaza ve kadere bu şekilde dayanmamız caiz değildir. O yüzden demelisin ki: “Bu Allah’ın nizamıdır, o da senin eksikliğindir.” Derler ki: Kişi tedavi eder ama hekimliği yoksa sorumludur, ölen kişinin diyetini öder. Yine hekimliği onaylanmamış kişi bir hastayı tedavi ederse, ölümden sorumlu olur.
    Kardeşlerim, Allah’ın izniyle bu konuyu burada sonlandırıyoruz. Fakat bana göre bu zor zamanda Müslümanların en çok ihtiyacı olan şey budur. Çünkü düşmanlarımız her türlü hazırlığı yapıyorlar ama biz ihmalkâr davranıyoruz. Kuran’ın emirleri konusunda eksik davrandığımız sürece, asla zafere ulaşamayacağız. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدْوَّ اللّهِ وَعَدُوَّكُمْ

 

[ سورة الأنفال الآية: 60 ]

 

“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını ve sizin düşmanınızı korkutursunuz.”

(Enfal Suresi: 60)